Burjuva devlet ve onun farklı biçimleri konusundaki analizlerin Marksist teori içinde merkezi bir öneme sahip olduğu açıktır. Bu alanda yer alan sorunlardan hareketle Marksist çevreler tarafından yıllar içinde çeşitli tartışmalar yürütülmüş, farklı yaklaşımlar sergilenmiştir. Burjuva düzenin olağanüstü yönetim biçimleri konusunda ortaya çıkan çözümleme farklılıkları, işçi sınıfının mücadelesi açısından günümüzde de büyük bir önem taşıyan Bonapartizm ve faşizm gibi sorunlar üzerine yeniden eğilme ihtiyacı doğuruyor. Burjuva devletin Bonapartist biçimlenmesi, yalnızca geçmiş dönemlere ait bir tarihsel olgu değildir. Bonapartizm, yakın tarihimizin uzantısı olan önemli bir gerçeklik ve tartışma konusudur. Aynı şekilde faşizm de, sermaye düzeninin bir zamanlar dünyayı kana bulayan ve işçi sınıfına, emekçi kitlelere nice acılar çektiren zalim saldırısı olarak yaşanmış ve artık tarih kitaplarının sayfaları arasına gömülmüş değildir. Faşizm, burjuva devletin emperyalizm çağında devrim tehdidiyle yüz yüze geldiğinde büründüğü karşı-devrimci biçimdir.
Sermayenin egemenliği devam ettiği sürece faşizm tehdidi de varlığını sürdürecektir. Faşizm burjuvazi açısından zorunlu hale gelip, buna gücü de yettiğinde, yine işçi sınıfının ve yoksul kitlelerin, devrimci kuşakların karşısına tüm melânetiyle dikilecektir. Hiç uzağa gitmeye gerek yok. Türkiye’de 12 Eylül rejiminin işçi hareketinde ve devrimci mücadelede açmış olduğu yaralar hâlâ kapanmadı. Faşizmin işçi sınıfının örgütlü güçleri açısından yarattığı tahribatın izleri hâlâ silinmedi. Türkiye işçi sınıfı ve devrimci mücadele, yenilgi psikolojisinden sıyrılıp kendine olan güvenini daha doğru ve daha güçlü temellerde yeniden kazanabileceği bir atılım ihtiyacı içinde kıvranmaya devam ediyor.
Böylesi dönemlerde geçmiş ve yakın tarihin dersleri üzerine yeniden ve daha titizlikle eğilmek, mücadele azmini Marksist teorinin gücüyle çelikleştirmek zorunlu hale gelmektedir. Daha kuruluşuna bir tür Bonapartizmin damgasını bastığı, uzun bir dönem boyunca neredeyse askeri darbelerin “olağan”, parlamenter işleyişin ise “olağanüstü” sayıldığı bir ülkede yaşayan ve mücadele yürüten devrimci unsurlar açısından bu zorunluluğun önemi bir kat fazla olsa gerek. Buradan hareketle, bu çalışmada genel anlamda Bonapartizm ve faşizm sorununu olduğu gibi, olağanüstü yönetim biçimlerinin Türkiye’deki somutlanışını ve bu çerçevede dikkat çeken diğer tartışma noktalarını da Marksizmin ışığında ele alıp tahlil etmeye çalıştım.
Burjuva devrimler tarihinde en önemli örnek olarak belirginleşen Fransa, politik literatüre pek çok kavram armağan etmiştir. Marksistler arasında çeşitli tartışmalara konu olan Bonapartizm kavramı da bunlardan biridir. Siyasal literatürde ifade ettiği anlamıyla Bonapartizmi, kısaca, burjuva devletin olağanüstü biçimlerinden biri olarak tanımlayabiliriz. Ne var ki Bonapartizm kavramı gerçek ifadesini, ancak ve ancak, tarihsel gelişme çizgisi içinde büründüğü somutluklar temelinde bulacaktır.
Marx, Fransa’da amca ve yeğen Bonaparte’ların hükümet darbeleri eşliğinde kurulan olağanüstü devlet biçiminin özelliklerini incelediği 18 Brumaire adlı eşsiz eserinde, siyasal bir kavram olarak Bonapartizmi zengin bir içerikle yeniden oluşturur. Marx’ın Bonapartizm incelemesi, yalnızca Fransa’da yaşanan Bonapartizm gerçeğini değil, burjuvazinin tüm olağanüstü yönetim biçimlerini aydınlatacak bir derinliğe sahiptir. Kapitalist tarihin değişik kesitlerinde, değişik koşullar altında biçimlenen olağanüstü siyasal rejimler birbirlerine tam olarak benzemeseler bile, genelde burjuva düzenin idamesi bakımından taşıdıkları çok önemli ortak özellikler vardır.
Burjuva düzenin olağanüstü siyasal biçimlenmeleri konusunda sağlıklı bir tartışma yürütebilmek için, Marx’ın Bonapartizm çözümlemesinden hareket etmenin vazgeçilmez bir zorunluluk olduğu açıktır. Bu çalışmanın Birinci Bölümü bu hareket noktasına ayrılmış bulunuyor. Marx’ın değerlendirmeleri bir yönüyle o dönemin somut koşullarını yansıtıyor olsa da, dikkatli biçimde incelendiğinde görülecektir ki, aslında kapitalizmin daha sonra ortaya çıkan olağanüstü yönetim biçimlerinin kavranabilmesi bakımından da inanılmaz zenginlikte ipuçları sunmaktadır. Bu ipuçlarından hareketle günümüze doğru düşünsel bir yolculuğa çıkmaksızın, emperyalizm aşamasına ulaştığında kapitalizmin içinden çıkardığı yeni bir olağanüstü biçimi, faşizmi lâyıkıyla kavramak mümkün değildir. O nedenle Bona*partizm sorununu incelediğim bölümde, bazı önemli çıkarsamaları spesifik olarak Bonapartist rejimle sınırlamaksızın, faşizm de dahil olağanüstü rejimlerin kimi ortak özelliklerini kapsayıcı yönleriyle vermeye çalıştım.
Kapitalist toplumun ilerleyişi içinde Bonapartizm kavramıyla anlatılmak istenen gerçeklik bazı yeni özellikler de sergileyecektir. Bu nedenle Bonapartizm olgusunu, tarihsel akışı içinde bürüneceği yeni kimlikleriyle kavramaya çalışmak gerekecektir. Üçüncü Bölümde değindiğim üzere, Türkiye örneğine de ışık tutacak olan tepeden burjuva devrimler ve bu temelde vücut bulan Bismarkçı Bonapartizm olgusu bunun somut örneklerinden biridir. Ancak Bonapartizm sorununun incelenmesi bu tarihsel dönemeç noktasında da sona erdirilemez. Zira ilerleyen yıllar içinde Bonapartist devlet biçimlenmesi, bu kez de emperyalizm dönemine özgü karakteristikleriyle karşımıza çıkacaktır.
Fakat, artık burjuva devletin olağanüstü biçimlenmelerini ifade edecek siyasal kavram çeşitlenmiş, Bonapartizmin yanı sıra bir de faşizm gerçeği tarih sahnesinde yerini almıştır. Ve bundan sonra hem burjuva devletin faşist biçimlenmesinin Marksist tahlilinin yapılması, hem de bu iki olağanüstü devlet biçiminin benzerlik ve ayrılık noktaları temelinde ele alınıp kavranması zorunlu hale gelmiştir. İkinci Bölümde gerek faşizm ve gerekse Bonapartizm sorununu bu zorunluluk noktasından hareketle ve emperyalizm döneminde işçi sınıfının devrimci mücadelesini tehdit eden olağanüstü siyasal rejimlerin özelliklerinin aydınlatılması bakımından ele aldım.
Adını, İtalya’da Mussolini önderliğinde biçimlenen karşı-devrimci hareketten alan ve peşinden gelen Almanya örneğiyle birlikte literatüre klasik faşizm olarak yerleşen tarihsel olgu hakkında ciltler dolusu incelemeler yapılmış bulunuyor. Fakat bunların büyük bir bölümü, faşizmi Mussolini veya Hitler gibi kişilerin hastalıklı ruhsal yapısıyla açıklamaya çalışan ve böylece sorunu kapitalizmin temellerinden uzaklaştırıp münferit tarihsel hadiselere indirgemeye çalışan burjuva yorumlardır. Oysa faşizm, ne Hitler gibi faşist liderlerin ne de onların demagojilerle peşlerinden sürükledikleri küçük-burjuva kitlelerin psikolojik tahlilleri temelinde kavranabilir. Zira Hitler gibi manyakları tarih sahnesinin önüne itekleyen ya da küçük-burjuva ve lümpen kitleleri işçi sınıfına karşı düşmanca psikolojiye büründürüp harekete geçiren gerçek etken, kapitalist sistemin içine düştüğü olağanüstü kriz koşullarıdır.
İşte faşizm de genelde bu tür olağanüstü kriz koşullarında oluşan devrimci durumlarda işçi sınıfının örgütlerine ve devrimci mücadelesine saldıran burjuva düzenin karşı-devrimci çözüm çabasıdır. Bu temel noktadan hareketle faşizmin yalnızca İtalya ve Almanya gibi klasik örneklerle sınırlı bir boyuta sahip olmadığını görmek gerekiyor.
İkinci Dünya Savaşından sonra gündeme gelen faşizm örneklerinde, iki emperyalist savaş arasında yaşanan derecede derin bir sistem bunalımı görülmese de, yine de sermayenin faşist saldırısı o ülkelerde burjuva düzeni derinden sarsan bunalımlarla ilgilidir. Faşizmin Şili, Türkiye gibi örnekleri söz konusu olduğunda, orta gelişkinlik düzeyindeki bu tip ülkelerin, emperyalist sistemin zayıf halkalarını oluşturduğu gerçeğini unutmamak gerekir. Faşizmin, küçük-burjuva kitlelerin öfke ve umutsuzluğunu faşist bir partide örgütleyip, bir anlamda aşağıdan yukarıya bir karşı-devrimi gerçekleştirerek, sivil faşist bir partiyle iktidara oturan “tek tip” bir ilerleme çizgisine sahip olmadığı açıktır.
İkinci Dünya Savaşından günümüze, faşizm çeşitli ülkelerde, örneğin Yunanistan’da, Şili’de, Türkiye’de, askeri diktatörlükler biçiminde yaşanmıştır. Bu örnekler karşısında doğru tutum alabilmek ve faşist bir iktidarın karşımıza pekâlâ bir askeri diktatörlük biçiminde de çıkabileceğini kavrayabilmek için, bu konuda yıllar boyu Marksizm adına ileri sürülmüş yanlış görüşlerle hesaplaşmak gerekiyor. Faşizm sorununu ele aldığım bölümde, bu ve benzeri tartışmalı konularda da genel bir yaklaşım sergilemeye çalıştım.
1920’lerde kapitalist sistemin sürüklendiği derin ekonomik ve toplumsal krizlerin ortasında toplanan Lenin dönemi Komintern kongrelerinde, faşizm konusunda önemli değerlendirmeler yapıldı. Devrimci işçi sınıfının ve onun devrimci öncüsünün, sermayenin azgın faşist saldırısına karşı doğru bir mücadele anlayışı ve doğru taktiklerle donatılması için büyük bir çaba sarf edildi. Fakat ne yazık ki, Lenin’in ölümünden sonra Sovyetler Birliği’nde Stalinist bürokrasinin egemenlik kurmasıyla birlikte, gerek Marksizme gerek dünya komünist hareketinin devrimci köklerine ağır darbeler indirildi. Bu nedenle pek çok önemli sorunda olduğu gibi, faşizm sorununda da Lenin dönemi Komintern önderliği tarafından benimsenen mücadele geleneğinin üzerine Stalinist egemenliğin karabasanı çöktü. Bu egemenlik altında biçimlendirilen resmi komünist hareket ile Lenin dönemi devrimci Komintern geleneği arasında bir süreklilik değil, tam tersine bu ikincisinin inkârına dayanan kesin bir kopuş söz konusudur.
Stalinizmin Marksizmle, sosyalizmle ilgisi bulunmayan varlığı ve uygulamaları, Marksizme burjuva cepheden yöneltilen açık saldırılara uzun yıllar boyunca çeşitli fırsatlar sundu. Ayrıca, Marksist teoriye Marksizm yağına bulanmış sözde eleştiriler yöneltmeye pek meraklı olan akademisyenler de Stalinist tahrifatları kendilerine bahane yaptılar. Böylece Marksizmin elbirliğiyle soldurulmaya çalışıldığı uzun bir tarihsel dönem boyunca, işçi mücadelesinin teorik cephesi ya resmi komünist hareketin tahrifatlarıyla “beslendi” ya da onun düzeysizliği nedeniyle doğan boşluk burjuva yazarların “parlak” görünen incelemeleriyle, sözde Marksist akademisyenlerin “katkı”larıyla dolduruldu.
Faşizm sorununun veya daha genel biçimiyle devlet sorununun incelenmesi adına yaratılmış olan bu nitelikteki külliyat, bu durumun çok somut örneğidir. Karşımızdaki bu gerçekliğin anlamı, devrimci işçi hareketinin çeşitli kollardan enjekte edilmeye çalışılan Marksizm dışı yaklaşım ve değerlendirmelerle bulandırılmasıdır. Bonapartizm veya faşizm gibi sorunların incelenmesinde ün yapmış “Marksist” akademisyenlerin bu tür bulandırmalarının her biri burada ayrı ayrı ele alınıp sergilenemeyeceği için, bunların çarpıcı bir örneği olması bakımından yalnızca Poulantzas’ın bu konudaki tezleri ele alınacaktır.
Türkiye’de yaşanmış somut örnekler de dahil, burjuva devletin olağanüstü biçimlerine ilişkin tartışmaların selâmetle yürütülmesi için sorunların esastan, yani Marksist köklerimizden hareketle aydınlatılmasının zorunlu olduğunu düşünüyorum. Bonapartizm ve faşizm sorunu çerçevesinde elbette çok daha geniş incelemeler yapılabilir, çok daha fazla sayıda somut örnekler sergilenebilir. Yine de eleştiriye açık tüm hususları saklı tutmak koşuluyla belirtmeliyim ki, çalışmamı çerçeveleyen ve sınırlarını belirleyen temel amacım yukarda belirttiğim zorunluluğun gereğini yerine getirebilmekten ibarettir.
İşçi sınıfının devrimci güçleri için, burjuva devletin olağanüstü yönetim biçimleri konusunda doğru ve aydınlatıcı bir değerlendirme ihtiyacı akademik bir meraktan kaynaklanmaz. Bu ihtiyaç, düşmanı daha iyi tanıyıp, ona karşı daha doğru, daha güçlü bir mücadele yürütme zorunluluğunun ifadesidir. Faşizm örneğinde olduğu üzere, sermaye düzeninin azgın saldırılarına karşı mücadelede elde edilebilecek sonuç, hegemonyayı hangi sınıfın kuracağına bağlıdır. Egemen sınıf düzenine karşı mücadelenin tüm veçhelerinde geçerli üst yasada olduğu gibi, faşizme karşı mücadelede de bayrakların asla karıştırılmaması gerekir. Daha geniş cepheler oluşturma adına, işçi sınıfını burjuvaziyle işbirliğine yönelten ve böylece demokrasi mücadelesinin önderliğini altın bir tepsi içinde burjuvaziye sunan tüm anlayışlar (Stalinist halk cephesi örnekleri ve benzeri sulandırılmış ittifaklar) tarih boyunca işçi sınıfına nice acı yenilgiler tattırmışlardır. Bu tarihsel gerçeklik asla unutulmamalı.
Komintern’in Lenin döneminde toplanan Üçüncü ve Dördüncü Dünya Kongrelerinde faşizm sorunu çerçevesinde yapılan değerlendirmeler ve alınan kararlar, devrimci işçi hareketi açısından bugün de önemli bir hareket noktasıdır. Ne var ki o dönemle günümüz arasına giren Stalinist egemenlik “çağı” nedeniyle, geleneğimizin bu Marksist kökü kurumaya terkedilmiştir. Bu kökleri canlandırmak ve geleceğe taşımak zorundayız. Lenin’in ölümünden sonra Komintern’in devrimci geleneğini diri tutmaya çalışan Bolşevik önderlerin siyasal varlığı, kendileriyle birlikte tarihin karanlık uçurumlarına savrulmaya çalışılmıştır. Troçki’nin faşizm konusunda günümüze de ışık tutacak olan çözümlemeleri ve inşa etmeye çalıştığı mücadele hattı, Stalinist bürokrasinin azgın saldırılarına hedef olmuştur. Bugün bu gerçekler üzerinde düşünmeden, neyin doğru neyin eğri olduğu üzerine devrimci içtenlik ve dürüstlükle muhasebe yürütmeden, hiçbir konuda işçi sınıfının devrimci mücadelesine lâyık olabilecek bir yol tutabilmek mümkün değildir.
Aynı ağırlık derecesinde bir sorun olmasa da, yine de devrimci tutumun güçlendirilmesi bakımından netleşmeyi gerektiren bir diğer konu da Troçkizmin zaaflarıdır. Troçki ile Troçkizmin ayırt edilmesi gerekir. Troçki kuşkusuz büyük bir devrimcidir ve devrimci Marksist geleneğimizin bir parçasıdır. Troçkizm ise, Troçki’nin ölümünden sonra onlarca parçaya ayrılmış, devrimci otorite boşluğu nedeniyle Marksizm dışı etkenlere açık hale gelmiş ve zaman içinde pek çok parçası itibarıyla yozlaşmıştır. Bu nedenle bugün işçi sınıfının mücadelesini ilgilendiren hangi önemli soruna el atsak, Lenin’in takipçisi olmaya çalışmış gerçek Troçki ve onun fikirleri ile aramıza, Troçkizmin papalarının yıllar içinde yarattığı çeşitli çarpıtmalar girmektedir.
Troçki’nin eleştireceğimiz hatalı tutumları, yanlış değerlendirmeleri olabilir. Fakat bu tür bir eleştiriden zaten hiçbir devrimci Marksist muaf değildir ki. Bunun da ötesinde asıl sorun, Marksizmi Leninizm, Troçkizm gibi ayrı parçalara bölmenin yanlışlığıdır. Dünya işçi sınıfının devrimci önderlik krizi, paramparça izm’ler yaratmakla değil, ancak ve ancak Marksizmi güçlendirmekle bir çözüm yoluna sokulabilir. İşçi sınıfının devrimci mücadelesine şu ya da bu ölçüde önemli katkılarda bulunmuş tüm devrimci önderler, Marksizmi zenginleştiren ortak bir kaynak olarak sahiplenilebilmelidir. Sorun şu ya da bu kişiyi yüceltmek ya da yerin dibine batırmak değil, işçi sınıfının tarihinde iz bırakmış kişilerin mücadelesini ve fikirlerini Marksist temellerde değerlendirip bir sonuca varabilmektir.
Önce tersten bir örnek olarak Stalin’i hatırlayabiliriz. Burada da sorun bir “kişi” sorunu değildir. Hesaplaşılması gereken, dünya işçi sınıfının devrimci mücadelesine büyük zarar vermiş olan ve Marx’ların, Lenin’lerin döşediği devrimci temelleri dinamitlemiş bulunan bir toplumsal fenomen ve günümüze uzanan bir siyasal akım olarak Stalinizm sorunudur. Bir de devrimci mücadelenin yolunu aydınlatan olumlu örnekleri hatırlayabiliriz. Marx, Engels, Lenin, Rosa, Troçki gibi devrimci önderler, her birinden özgün bir siyasal akım yaratmak için değil, devrimci Marksizmin ortak geleneğini yeniden canlandırmak üzere doğru yönleriyle aynı devrimci potaya akıtmamız gereken köklerimizdir. Hele ki, işçi sınıfının devrimci önderlik krizinin aşılabilmesinin insanlığın geleceğini belirleyecek yaşamsal bir sorun olarak karşımıza dikildiği günümüz dünyasında, Marksist devrimci geleneğimizin tüm zenginliğiyle yeniden inşa edilmesi ve güçlendirilmesi çabası her şeyin üstünde olmalıdır.
Faşizm ya da emperyalist savaşlar gibi, dünya işçi sınıfının yaşam ve mücadele koşullarını doğrudan ilgilendiren can yakıcı sorunlar karşısında doğru tutum alabilmek için, Marksist geleneğimiz ile onu açıkça çiğneyen Stalinist gelenek arasına kalın bir sınır çizgisi çekmek gerekiyor. Diğer yandan Troçkizm örneğinde olduğu üzere, devrimci proletaryanın Marksist geleneğinin güçlenmesini engelleyen çarpıtmalara karşı kararlı bir mücadele yürütmek de asla savsaklanamaz.
Devrimci işçi hareketinin boşluklarından sızarak onu paralize etmeye çalışan burjuva etkisine çarpıcı bir örnek, günümüzde faşizm tehlikesi konusunda yürüyen tartışmalardır. Geride bıraktığımız yüzyıl içinde yaşanan faşizm belâsının, kapitalizmin çılgınlığını daha önce ele vermiş olması nedeniyle bir daha gündeme getirilemeyeceğini düşünmek kadar yanlış, tehlikeli ve mücadeleye zarar verici bir tutum olamaz. Alman Nazizmine can veren, iki emperyalist paylaşım savaşı arasında Avrupa’yı vuran inanılmaz boyutlardaki ekonomik ve toplumsal bunalımdı. Bu tür bunalımlar kapitalizmin olağan döngüsel bunalımlarının ötesine geçen, derin ve sistemi sarıp temellerine dek sarsan bunalımlardır. Kapitalist düzen var oldukça, emperyalist savaşlar da, işçi sınıfının devrimci mücadelesi de ve dolayısıyla faşizm de var olmaya devam edecektir.
Günümüzde emperyalist güçler arasında tırmanan gerilimlere, nüfuz alanlarını kana bulayan yeniden paylaşım savaşlarına bakıp da, hâlâ bir daha üçüncü bir emperyalist paylaşım savaşının çıkmayacağını iddia edenler hangi sıfatları hak ediyorlarsa, faşizm konusunda da durum aynıdır. Avrupa’daki tuzu kuru aydınlar ve onların dümen suyundan giden sözde sosyalistler, dünyayı rahat döşeklerinden seyredip yangın kendi evlerine ulaşmadığı sürece, “bir daha olmaz” nakaratını terennüm ederek kendilerini kandırabilirler. Ama onlar böylece oyalanırlarken, emperyalist güçlerin kaynayan bir cadı kazanına döndürdüğü günümüz dünyasında tehlikenin adım adım kendi evlerine de yaklaşmayacağı söylenebilir mi?
Bazı Avrupa ülkelerinde faşist partiler belirli düzeylerde yükseliş kaydediyor olsalar da, faşizmin bu ülkelerde henüz güncel bir tehdit boyutuna ulaşmadığı doğrudur. Ama yarın neler olacağı belli mi olur? Ekonomik krizlerin, yeniden paylaşım savaşlarının sarsıntılarıyla dönen, yabancı düşmanlığının, ırkçılığın tırmandırıldığı günümüz dünyasında, başı fena halde sıkıştığında kapitalist sistemin içinden yine faşizm belâsını çıkartabileceği gerçeği asla küçümsenemez. Ayrıca unutulmamalı ki, dünya Avrupa’dan ibaret değil. Türkiye olsun, çeşitli Latin Amerika ülkeleri olsun, emperyalist sistemin bu zayıf halkalarında yaşanan faşizm gerçeğinin devrimci işçi hareketinde yarattığı büyük tahribatın etkileri canlı bir tarih olarak karşımızda duruyor. Üstelik faşizm bugün, egemen emperyalist güçlerin yeni markası “medeniyetler çatışması” adı altında, işçi ve emekçi insanları Müslüman-Hıristiyan ekseninde bölüp birbirine kırdırtma planlarıyla kendine yeni yollar açmaya hazırlanıyor.
1799 yılının 9 Kasım günü, Fransız cumhuriyetçi takvimine göre Brumaire ayının 18’i, Napoleon Bonaparte’ın askeri diktatörlüğüyle sonuçlanan hükümet darbesinin yapıldığı gündü. Amcasının örneğini tekrarlamaya hevesli yeğen Louis Bonaparte ise, aradan elli iki yıl geçtikten sonra 2 Aralık 1851 günü yine bir hükümet darbesiyle tarih sahnesine çıkacaktı. Aslında birincisinin karikatüründen ibaret olan ikinci Bonaparte, 10 Aralık 1848’de yapılan bir referandumla Fransa Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı seçilmişti. Ne var ki Mayıs 1852’de cumhurbaşkanlığı süresi sona erecek ve yeniden seçilme şansı olmayan Bonaparte’ın dönemi de böylece son bulacaktı. Burjuva parlamenter işleyişin tıkanmasından yararlanarak, kendisine uzun süreli bir saltanat imkânı yaratmak üzere harekete geçti Louis Bonaparte. Sonunda emeline ulaşmış ve amcası gibi onun da bir “18 Brumaire”i olmuştu.
Yeğen Bonaparte’ın hükümet darbesi sonucunda ortaya çıkan iktidar biçimini, bu iktidarın dayanaklarını ve anlamını Marx kapsamlı şekilde inceledi. Louis Bonaparte’ın 18 Bruma*ire’i adlı çalışmasıyla, çapsız yeğen Bonaparte’ın tarih içinde işgal ettiği yeri fersah fersah aşan bir eseri siyaset bilimine armağan etmiş oldu. Edebi lezzeti açısından da eşşiz olan bu incelemesinde Marx, Fransız devrim sürecinin gelişimini, bu süreçte sınıflar ilişkisinin tezahürlerini ve burjuva düzenin olağanüstü siyasal biçimlenmesi bağlamında Bonapartizm sorununu ele aldı. Marx’ın Bonapartizm olarak adlandırıp incelemesine dek, burjuva düzenin yapılanma sürecinde ortaya çıkan olağanüstü diktatörlük biçimleri sol çevrelerde hâlâ eski dönemlerden kalan Sezarizm kavramıyla değerlendirilmekteydi. Oysa tarihsel koşulların tamamen değişmiş olması nedeniyle artık bu terimin terk edilmesi gerekiyordu. Marx’ın Bonapartizm çözümlemesi, modern burjuva toplum içindeki sınıflar savaşımının, tarihin eski dönemleri için geçerli olabilecek kavramlarla nitelenmesine son verilmesi bakımından da önem taşır.
Sismondi’nin ünlü satırlarında dile getirildiği gibi, Roma proletaryası toplumun sırtından geçinirken modern toplum proletaryanın sırtından geçinir. Marx buradan hareketle, Antik Çağdaki sınıf savaşımıyla modern zamanlardaki sınıf savaşımının maddi ekonomik koşulları arasında tam bir fark olduğuna dikkat çeker. Farklı sosyo-ekonomik koşullardan doğan siyasal biçimler arasında da bire bir benzerlik kurulamaz. Burjuva toplumun bağrında hâlâ Sezarcılık deyimi eşliğinde yapılan bir tarihsel çözümleme, birbirine hiç benzemeyen tarihsel koşulların gözardı edilmesi anlamına gelir. Bu bakımdan bu tür adlandırmalar yüzeysel ve uygunsuzdur. Sezarizm olgusunu yaratan eski Roma’da, sınıf savaşımı yalnızca ayrıcalıklı bir azınlığın içinde, varlıklı özgür yurttaşlarla yoksul özgür yurttaşlar arasında geçer.
Eski Roma toplumuyla modern burjuva toplumu tamamen farklı tarihsel dönemler olduğu halde, neden burjuva devrim süreci Antik Çağ Roması’na ait kavramlarla açıklanmaya çalışılmıştır? Marx’ın dediği gibi, çünkü insanlar kendi tarihlerini kendi keyiflerine göre, kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan veri olan ve kendilerine geçmişten kalan koşullar içinde yaparlar. Bütün ölmüş kuşakların geleneği, büyük bir ağırlıkla yaşayanların beyinleri üzerine çöker. Ve onlar toplumsal devinim dönemlerinde yepyeni bir şey yaratmakla uğraşır göründüklerinde bile, başlangıçta geçmişin etkisinden kurtulamazlar. Böylece geçmiş döneme ait adlar, sloganlar, tarihin yeni sahnesinde arz-ı endam ederler. Fakat toplumun yeni biçimi kurulup iyice yerleştikten sonra geçmişin etkisi silinmeye başlar ve artık egemen olan yeni koşullar kendilerine özgü ifade biçimlerine kavuşurlar. İşte Fransa’da da burjuva devrim sürecinin ilk dönemlerinde eski Roma’nın siyasal kurum, kavram ve kahramanlarının hayaletleri havada uçuşurken, zamanla burjuva toplum kendi gerçekliği temelinde kendi yorumcularını, kendi sözcülerini yaratmaya koyulmuştur.
Ama geçmiş dönemin yaşanan dönem üzerinde etkili olacağı yolundaki genel yasa değişmemiştir. 1848-51 devrim süreci bu kez de Büyük Fransız Devrimi döneminin hayaletini çağırmakta, Fransızlar kendilerini Napoleon’a ilişkin anılardan kurtaramamaktadırlar. 1848 devriminde henüz emekleme dönemini yaşayan devrimci işçi hareketinin üzerine de geçmiş süreçteki burjuva devriminin gölgesi düşer. Proletarya bizzat kendi devrimci dünya görüşü temelinde örgütlenip, bağımsız bir güç olarak tarihin akışına damgasını vuramadığı sürece de bu durum daha nice ülkede pek çok kez yaşanacaktır.
Modern burjuva toplumun gelişim sürecinde cereyan eden sınıf savaşımlarını kavramak bakımından Fransa örneği gerçekten de özel bir öneme sahiptir. Büyük Fransız Devrimi feodalizmi yıkmış ve burjuvazinin egemenliğine, Avrupa’da başka hiçbir ülkenin ulaşamadığı katıksız klasik bir özellik vermiştir. Aynı şekilde, devrimci proletaryanın burjuvaziye karşı savaşımı da, Fransa’da, başka yerlerde bilinmeyen keskin biçimlere bürünmüştür. Bu nedenle Marx Fransa tarihine ayrı bir önem atfetmiş ve örneğin devrimci işçi hareketinin tarih sahnesine çıktığı 1848 devrim sürecini derinden incelemiştir. Marx’ın seçtiği örnek Fransa olsa bile, onun bu çözümlemeleri genel olarak burjuva toplumdaki sınıflar savaşımının kavranabilmesi bakımından paha biçilmez bir teorik temel oluşturur.
Fransa’daki 1848 devrim sürecinden çok önemli sonuçlar çıkartır Marx. Örneğin, kolay kazanılan kolay yitirilir! Proletaryanın yeterince güçlü ve örgütlü olmasını engelleyen tarihsel koşullar nedeniyle, Şubat 1848 devrimi eski toplumu gafil avlayarak başarılan ani bir darbe gibi olmuştur. İşçi sınıfı ve halk kitleleri tarafından kapsamlı ve bilinçli bir mücadele ile değil de, onların egemen güç kesimleri arasındaki çekişmelerde taraf olması sayesinde kazanılan parlamenter cumhuriyet, daha sonra yine egemen güçler arasındaki çatışmaların sonucunda bir hükümet darbesiyle ortadan kaldırılmıştır. Şubat devriminin kazanımları, işte bu nedenle, bir Bonapart tarafından kolayca yok edilebilmiştir.
Bonaparte darbesinin tıpkı Türkiye’deki askeri darbelerde olduğu gibi, “bir sabah ansızın gelebilirim” dediği bir süreçte, olayların gelişimini kavramaktan uzak burjuva demokratları rehavet içindedirler. Kendilerini, rejimin olağan işleyişini sürdüreceği ve 2 Mayıs 1852’de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı hayaliyle avutmaktadırlar. Bu nedenle onlar Louis Bonaparte’ın 2 Aralık 1852 tarihinde gerçekleşen hükümet darbesini, günümüz örneklerinde de aynen görüldüğü üzere şaşkınlıkla karşılayacaklardır.
Louis Bonaparte’ı iktidara taşıyan süreci tahlil ederken, Marx, yalnızca o dönemin Fransası’ndaki gelişmelere değil, genelde burjuva rejimin yapılanma sürecinin önemli özelliklerine de ışık tutmuştur. O nedenle bu süreci bazı çarpıcı yönleriyle hatırlamakta yarar var.
Fransa’da parlamenter cumhuriyetin kuruluş tarihi, 1789 devrimiyle başlayarak farklı aşamalardan geçen ve siyasal iktidarın değişik biçimlenmeleriyle ilerleyen inişli çıkışlı bir süreçtir. Örneğin 1792 Eylülünde ilân edilen cumhuriyetin ardından bir reaksiyon gelir. Napoleon’un Bonapartist iktidarına yol açan gelişmeler zinciri içinde, 1794’te yaşanan Termidor önemli bir yer tutar. Bu olay, devrime katılan ve onu halkçı istemlerle ilerletmek isteyen mülksüz, baldırı çıplak halk tabakalarının devrimden dışlanmasına yol açan karşı-devrimci bir siyasal gelişmedir. Termidor sonuç olarak burjuva düzenin gelişimini güçlendirecek önlemleri almıştır; fakat halkın radikal toplumsal dönüşüm istemlerinde ifadesini bulan devrimci ilerleyişi de durdurmuştur.
Devrimin burjuva çerçeveyi aşıp geçmemesi için baldırı çıplakların ezilmesine ortamı hazırlayan faktör ise, burjuva devrimcilerin en ileri kanadını oluşturan Jakobenlerin[1] ikircimli sınıf tutumudur. Ama bu durum, kendi liderleri Danton ile Robespierre’in de sonunu getirecek ve bizzat Jakobenlerin iktidardan tasfiyesiyle sonuçlanacaktır. Termidor’dan bir gün önce Robespierre, Konvansiyon Meclisinde şöyle bağırmaktadır: “Devrimi mahvediyorlar; Cumhuriyet elden gidiyor!” Nitekim öyle olur. Termidor’un uzantısı olarak, Napoleon’un Bonapartist imparatorluğuna giden yol döşenir.
1799 tarihinde gerçekleştirdiği hükümet darbesiyle kendisini birinci konsül konumuna yükselten Bonaparte, doğrudan kendisine bağlı valiler aracılığıyla katı merkeziyetçi bir idare sistemi kurar. Yasama, yürütme ve atamalara ilişkin çok geniş yetkileri kendi elinde toplar. İngiltere’nin 1803’te Fransa’ya açtığı savaş sırasında, kral yanlılarının İngilizlerle işbirliğini önleme gerekçesiyle de 1804 yılında kendisini imparator ilân eder. Fransa’nın egemenlik alanını genişletmek için yürüttüğü savaşlarda uğradığı yenilgiler sonucunda, 1814 yılında Napoleon’un egemenliği ve imparatorluk dönemi sona erer.
Bu kez de Fransa, 1814-1830 yılları arasında Restorasyon dönemi diye adlandırılan bir dönem yaşayacaktır. Bu, Bourbon hanedanının ikinci kez tahta geçtiği ve kralcı siyasal rejimin restore edildiği bir dönemdir. Restorasyon döneminde hüküm süren ve Bourboncular olarak adlandırılan egemen kesim esasen büyük toprak sahiplerinden müteşekkildir. Fakat Marx’ın belirttiği gibi, büyük toprak mülkiyeti tüm feodal çalımına ve soyluluk gururuna karşın, modern toplumun gelişmesi sonucunda burjuvalaşmıştır.
Soyluların ve kilisenin çıkarlarını koruyan Bourbon sülalesinin gerici rejimi 1830 Temmuz devrimiyle yıkılır, fakat Fransa henüz kralcı rejimden kurtulamaz. Fransa’nın ikinci ünlü kralcı sülalesini temsilen bu kez Orleans dükü Louis Philippe saltanat koltuğuna oturur. Marx, Düzen partisi olarak da adlandırdığı kralcı güçlerin kendi içinde Bourboncu ve Orleancı diye ikiye bölünmesinin, birtakım sözde siyasal ilkelerin değil, sermaye ile toprak mülkiyeti arasındaki rekabetin sonucu olduğuna dikkat çeker. Ayrıca burjuva sınıfın içindeki büyük kodamanlar, ordunun, üniversitenin, kilisenin, baronun, akademinin ve basının önde gelenleri de bu iki kesim arasında bölünmüşlerdir.
1848 devrimine kadar devam edecek olan Orleancılar dönemi, mali aristokrasinin[2] iktidar dönemidir ve Temmuz monarşisi dönemi olarak da adlandırılır. Temmuz monarşisi, mutlakıyetçi kraliyet dönemine oranla burjuva düzen bakımından ileri bir adım teşkil edecektir. Bu dönemde toplumun temel yasası olarak kabul edilen Anayasal Sözleşme yürürlüğe konur. 1830 burjuva devriminin ürünü olan bu anayasa, egemenliğin ulusa ait olduğunu ilân etmekte ve kralın yetkisini bir ölçüde kısıtlamaktadır. Tüm bu dönemler boyunca gelişmesini sürdüren burjuvazinin siyasal egemenliği de, 1848 devrimine ilerleyen süreçte böylece çeşitli biçimlere bürünmüş olur.[3] Temmuz monarşisi, özellikle büyük ticaret temelinde semiren yeni burjuva zenginlerin zorbalıkla ele geçirdikleri egemenliğin siyasal ifadesidir. O dönemde siyasi arenada esas olarak büyük ticaret burjuvazisi ağır basmakta, sanayi burjuvazisi ise daha fazla güç kazanmak istemektedir. O nedenle de sanayi burjuvazisi parlamenter cumhuriyetçilerin muhalefetine destek verir.
Ancak cumhuriyetçi burjuva muhalefet, burjuvazinin homojen çıkarlar etrafında bütünleşmiş özel bir kesimi değildir. Marx’ın deyişiyle, cumhuriyetçi kafada burjuvalardan, yazarlardan, avukatlardan, subaylardan ve memurlardan oluşmuş bir yâran takımıdır. Bunlar burjuvazinin egemenliğinin kralcı biçim altında hüküm sürmesine karşı çıkmakta ve burjuva düzenin parlamenter cumhuriyet biçimine kavuşmasını amaçlamaktadırlar; ayrıca yeni siyasal sistemde önemli mevkiler kazanma telâşı içindedirler. Büyük ticaret burjuvazisinin ayrıcalıklı siyasal konumuna karşı mücadele yürüttükleri için gerek halktan ve gerekse sanayi burjuvazisinden destek almaktadırlar. Sanayi burjuvazisinin verdiği desteğin altında yatan gerçek neden, cumhuriyetçi unsurların ulusal çıkarlar güdüsüyle koruyucu gümrük sistemi ve benzeri hedefleri savunuyor oluşudur.
Avrupa’da esen 1848 devrim rüzgârı Fransa’da Şubat devrimiyle somutlanır. 1848 Fransız Şubatı, siyasal iktidarın biçimini değiştiren siyasal bir devrimdir. 24 Şubatta Louis Philippe’in tahttan indirilmesiyle meşruti monarşi yıkılır, burjuva parlamenter cumhuriyet kurulur. Krallık döneminde burjuvazinin ancak belirli bir bölümü kral adına hüküm sürerken, bundan böyle artık burjuvazinin meclisi halk adına hüküm sürecektir.
Mülkiyetin iki ayrı egemen gücünü, yani toprak ve sermaye sahipliğini ilk kez birlikte iktidara getiren siyasal biçim parlamenter cumhuriyettir. Parlamenter cumhuriyet aynı zamanda, burjuvazinin siyasal egemenliğinin en gelişmiş biçimidir. Meşruti monarşi altında büyük ticaret burjuvazisinin siyasal egemenliği tahtın gölgesinde kalırken, halk nezdinde asıl egemen güç olarak sahne önünde kral görünmektedir. Oysa parlamenter cumhuriyet, burjuvazinin bütün öğelerini tek bir siyaset çatısı altında toplayacak ve burjuvazinin siyasal egemenliği kralın gölgesinden kurtulacaktır. Böylece de bizzat kendi kimliğiyle ortaya çıkacaktır. Bundan böyle kapitalist gelişme hem burjuva parlamenter iktidarı hem de yürütme gücünü yetkinleştirerek, burjuva düzeni artık yıkılmasının gerekli olacağı noktaya doğru götürecektir.
Şubat 1848 devrimine farklı sınıflar farklı istemlerle katıldılar. Burjuvazinin değişik kesimleri, mali aristokrasinin tek başına egemenliği dönemine son vermek ve kendilerini daha geniş ayrıcalıklarla donatmak için bir seçim reformu koparmayı ümit etmekteydiler. Ama olayların gelişiminin kendi diyalektiği vardır ve bir kez devrimci ok yaydan fırladığında gidebileceği yere kadar gidecektir. Marx, sokaklara egemen olan halk kitleleri barikatları kurduğunda egemen sınıfın ulusal muhafız gücünün pasif bir tutum aldığını, ordunun ciddi bir direniş göstermek istemediğini, kraliyetin kaçmak zorunda kaldığını belirtir ve cumhuriyetin kendini zor sayesinde kabul ettirdiğini vurgular.
Aslında her parti cumhuriyete kendi sınıfsal çıkarları temelinde farklı bir anlam yüklemekteydi. Proletaryanın öncü, devrimci unsurlarının hedefi, burjuva düzeni aşıp geçecek bir cumhuriyet, yani sosyal cumhuriyetti. Demokrat küçük-burjuvazi her zaman yaptığı gibi olmayacak bir düş peşindeydi, burjuva düzen içinde tüm sınıflara eşit derecede demokrasi anlamına gelecek bir siyasal işleyiş, demokratik cumhuriyet istiyordu. Cumhuriyetçi burjuvazinin cumhuriyetten anladığı ise, kendi sınıfının diğer sınıflar üzerindeki mutlak egemenliğini garanti altına alacak bir parlamenter cumhuriyet idi. O dönemin Fransası’nda çeşitli sınıflar, burjuva parlamenter cumhuriyetin kuruluşunun somutlandığı geçici hükümet ve Kurucu Meclis sürecinde, kendilerince mümkün olan en büyük payları kapabilmenin didişmesi içine girdiler.
Marx bu vesileyle geçici hükümet sorununu da değerlendirir. Bu değerlendirme yalnızca Fransa’daki tarihsel kesitle sınırlı kalmaz, bir burjuva cumhuriyetin kuruluşunu hedefleyen tüm süreçlerde neredeyse ortak olan bazı önemli hususları sergiler. Örneğin bu gibi dönemlere resmi niteliğini veren karakteristik özellik, sınıf çatışmalarının ortasında derme çatma biçimde kurulan hükümetin, tam da kendisine lâyık görülen geçici sıfatına uygun bir varlık arz etmesidir. Bu dönem boyunca Fransa’da hiçbir kimse ve hiçbir siyasal çevre, gerçek bir varlığa sahip olma ve gerçek bir eylemde bulunma hakkını kendinde görmemiştir. Tıpkı yıllar sonra 1917 Şubat-Ekim arası dönemin Rusyası’nda da bir kez daha kanıtlanacağı gibi! Marx’ın deyişiyle, devrimi hazırlayan ya da yapan bütün öğeler, hanedan muhalefeti, cumhuriyetçi burjuvazi, cumhuriyetçi-demokrat küçük-burjuvazi, sosyal-demokrat işçi sınıfı, bunların hepsi Şubat hükümetinde geçici olarak yerlerini almışlardır.
Fakat bu Geçici Hükümet, toplumdaki sınıf mücadelesinin zorlamasıyla cumhuriyeti ilân ettikten sonra, onu burjuvazinin kabul sınırları içine hapsedebilmek için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Marx, ordu, mahkemeler ve yönetimin, birkaç istisna dışında eski sahiplerinin elinde kaldığını ve Temmuz monarşisinin büyük suçlularından hesap sorulmadığını önemle belirtir. İktidar savaşımında küçük-burjuvazi ve proletarya üzerinde hegemonyasını kuran burjuvazi, monarşi dönemindeki burjuva toplumun üzerine bir cumhuriyet giysisi geçirmekle yetinmiştir. Zira burjuvazinin gözünde cumhuriyet, daha monarşik yönetim biçimi altında elde etmeye başladığı siyasal üstünlüğünü mantıksal sonucuna götürüp pekiştirmekten başka bir şey değildir.
O dönemi tasvir ederken, Marx, “enerjileri yeniden alevlendirecek, devrimci süreci hızlandıracak, Geçici Hükümeti ileriye doğru itecek, ya da bir kenara atacak” güçlerin olmadığını belirtir. Paris proletaryası Cumhuriyeti kendi eseri saymakta ve monarşi dönemine oranla kendisine bazı siyasal haklar kazandıran Geçici Hükümetin her hareketini alkışlamaktadır. Burjuvazinin aldatmacalarına kanmayıp kendi sosyal cumhuriyet hedefinin peşine düşmesi gerekirken, henüz bunu yapabilecek koşullara sahip olmadığından “Avrupa’nın gözünde cumhuriyetin burjuva namusunu lekesiz tutmayı” kendi namus sorunu haline getirmektedir. Oysa bu cumhuriyetin görevi, dünyayı devrimci bir biçimde değiştirmek değil burjuva toplumun koşullarına uyarlamaktan ibarettir.[4]
Marx’ın geçici hükümete dair eleştirilerini, Kurucu Meclis konusunu da kapsayacak şekilde genişletmek mümkündür. Fransa’da ulusun oylarıyla işbaşına getirilen Kurucu Meclisin görevi, işçi ve emekçi kitlelerin devrimci ateşini söndürebilmek ve devrimin sonuçlarını alelacele törpüleyebilmektir. İlerleyen tarihlerde başka ülkelerdeki devrim süreçlerinde de işçi sınıfının sosyal cumhuriyet istemine karşılık, burjuvazi her zaman Kurucu Meclis talebini yükseltecektir. Zira Kurucu Meclis, cumhuriyetçi bir anayasa yapıp yürürlüğe koyarak burjuva egemenliğinin parlamenter cumhuriyet biçimini oturtacaktır. Bu anayasal değişim en kapsamlı biçimine büründüğünde dahi, asla burjuva toplumun temel varoluş koşullarını değiştirmiş olmaz.
Fransa’da Kurucu Meclisin, cumhuriyet olgusunu, genel oy olgusunu, yetkileri sınırlı iki meşruti meclis yerine bir tek egemen Ulusal Meclis olgusunu, işte bu çerçevede yaşama geçirmiş olduğunu belirtir Marx. Böylece, “babadan oğula geçen, sorumsuz krallığın yerine, seçime bağlı, değişen, sorumlu bir krallık, dört yıllık bir başkanlık getirerek Cavaignac’ın diktatörlüğünü bir olgu olarak kaydetti ve düzene bağladı” der.[5]
Kurucu Meclis sorunu bu içeriği nedeniyle o kadar önemli bir ayrım noktasıdır ki, bu sorun karşısında takınılacak tutum, özellikle 1917 Rus devriminden başlayarak devrimci proletarya ile liberal burjuva ve küçük-burjuva sol unsurları ayırt edecek bir mihenk taşı olacaktır. İşçi sınıfının çıkarı, Kurucu Meclis gibi bir aldatmaca noktasına takılmayıp devrimi ilerletmeyi ve sovyet tipi bir iktidarın kurulmasını emrederken, diğer sınıfsal unsurlar Kurucu Meclisi toplayarak devrimi durdurmaya, böylece devrimin sonuçlarını burjuvazinin kabul sınırları içine hapsetmeye çalışacaklardır.
1848 döneminde Fransa’da Blanqui ve yandaşlarının mücadelesinde somutlanan devrimci eylem, devrimin önünü tıkayan Kurucu Meclisi dağıtmaya teşebbüs eder, fakat başarılı olamaz. Proleter devrim cenahının yeterli güce sahip olmaması nedeniyle, yenilgiye uğrayanlar Blanqui ve taraftarları olur ve burjuvazi tarafından siyaset sahnesinden uzaklaştırılırlar. Bu yenilgi sonucunda geri çekilmiş görünen devrimci proletarya, Haziran 1848 ayaklanmasıyla bir kez daha sahnenin önüne fırlamayı dener. İşçi sınıfının daha önce burjuvaca olan hak istemlerinin yerini Haziranla birlikte “devrimci savaşımın gözüpek sloganı almıştır: Burjuvazinin devrilmesi! İşçi sınıfının diktatoryası!”[6]
Avrupa iç savaşlar tarihinde proletaryanın o ana dek yaşanmış bu en gözüpek ayaklanmasına rağmen burjuva düzen güçleri üstün gelir. Çünkü burjuva düzenin yanında ticaret burjuvazisinden sanayi burjuvazisine, küçük-burjuvazi ve aydınlardan orduya, seyyar muhafız olarak örgütlenmiş lümpen proletaryaya, rahiplere ve bütün bir kır nüfusuna dek çeşitli sınıf ve katmanlar yer almaktadır. Proletarya ise yalnızdır. Devrimci hareketin yeniden atılıma geçer göründüğü her durumda tekrar ön plana çıkmaya çalışır, fakat uğradığı yenilgiler nedeniyle gücü azalır ve etkili sonuçlar elde edemez. Proletarya kendini dünyayı değiştirecek örgütlü bir güç olarak ortaya koyacak olgunluk düzeyine henüz ulaşamadığından, toplumun diğer ezilen ve baskıya uğrayan kesimlerini yanına çekememektedir. Onun başarısızlığının temel nedeni budur.
Proletaryanın 1848 Haziran atağı son tahlilde burjuva cumhuriyetçilerin işine yaramıştır. Proletaryanın çabası kendi öz istemlerini gerçekleştirmek bakımından başarılı olamasa da, burjuvazinin egemenliğinin artık krallığın olmadığı bir siyasal biçim altında sürdürülebileceğini kanıtlar. Sosyal cumhuriyet için yola çıkan devrimci proletarya, kendi hedefine ulaşma bakımından hüsrana uğramış, fakat siyasal alanı burjuva cumhuriyetin kuruluşu için hazır hale getirmiştir. Fransa’da işçi sınıfı uğradığı yenilginin ardından geri çekilecek ve Marx, Haziran ayaklanmasından bir yıl sonraki duruma ilişkin şu önemli tespiti yapacaktır: “Fransa’da, küçük-burjuvazi, normal olarak sanayi burjuvazisinin yapması gereken şeyi yapıyor; işçi, normal olarak küçük-burjuvanın görevi olması gereken şeyi yapıyor; ama işçinin görevi, onu kim yapıyor? Hiç kimse. Fransa’da bu yapılmıyor, Fransa’da, bunun sadece sözü edilir.”[7]
İşçilerin devrimci hareketinin yenilgisiyle birlikte demokrat-cumhuriyetçi küçük-burjuvazinin siyasal etkisi de yıkılır. Zira “küçük-burjuvazi, burjuvazi karşısında devrimci bir tutumu ancak arkasında proletarya olduğu zaman sürdürebilir”.[8] Yaşanan bu gelişmelere karşın, parlamenter cumhuriyetin yine de monarşiye oranla toplumu siyaseten ileriye taşıyacak devlet biçimi olduğu ortaya çıkmıştır. Bu cumhuriyet burjuvazinin egemenlik biçimlerinden biri olmanın ötesine geçmese bile, egemenliğin bu anayasal biçimi, genel oy yoluyla alttakilere de bazı haklar tanımak zorunda kalmıştır. Marx bu gerçekliğin, parlamenter rejimin anayasasının büyük çelişkisi olduğunu belirtir. Zira burjuva düzenin üzerlerinden baskı ve sömürüyü asla eksik edemeyeceği sınıflar (proletarya, köylüler, kent küçük-burjuvazisi), bu anayasa tarafından genel oy yoluyla siyasal haklara sahip kılınmaktadırlar.
Fransa’da proletaryanın Haziran ayaklanması kanla bastırılmıştır ama bu arada önemli bir gerçeklik de kanıtlanmıştır. Burjuva düzende kapsamlı reformlar ancak işçi sınıfının devrimci mücadelesinin yan ürünü olabilir. Öte yandan, Haziran ayaklanmasını kanla bastıranlar cumhuriyetçi burjuvalardan başkası değildir. Cumhuriyetçi burjuvalar aynı zamanda meclisteki rakiplerinden kurtulmak için Haziran ayaklanmasını bahane olarak kullanırlar. Ulusal Meclisin ilk bileşiminde atanmış olan ve içinde küçük-burjuvazinin temsilcisi demokrat cumhuriyetçilerin de bulunduğu Yürütme Komisyonu dağıtılır. Diktatörce bir güç kullanarak bu işi gerçekleştiren kişi, Haziran katliamını da yönetmiş olan burjuva cumhuriyetçi General Cavaignac’tan başkası değildir.
Art arda yaşanan bu gelişmeler, burjuva cumhuriyetin işçi sınıfının savunduğu sosyal cumhuriyetten ne denli farklı olduğunu ortaya koyar. Burjuva egemenliğin parlamenter cumhuriyet biçimi, tıpkı krallıkta olduğu gibi özünde burjuvazinin işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki baskı ve tahakkümüdür. Burjuva demokrasisi son tahlilde burjuva diktatörlüğün bir biçimidir. Hangi ülkede olursa olsun, modern burjuva düzen parlamenter cumhuriyet temelinde biçimlendiğinde, işçi sınıfının daha ileri istemleri egemen güçler tarafından hep bir anarşi kaynağı olarak değerlendirilecektir. Bir zamanlar feodal ve mutlakıyetçi düzene karşı mücadele bayrağını açmış olan burjuva cumhuriyetçiler, bu kez kendi egemenliklerini savunabilmek kaygısıyla eski düzenin mülkiyet, aile, din, düzen sloganlarına sahip çıkacak ve devrimci proletaryayı düzen ve toplum düşmanı ilân edeceklerdir.
Fransa’da 1848 devrim sürecinin ürünü olan burjuva demokratik anayasa, monarşik düzenin seçim yasasını değiştirdi ve genel oyu getirdi. Ne var ki burjuva demokratik anayasaların özü de neticede burjuvazinin egemenliğine dayanır. Kişi özgürlüğü, dernek kurma, söz, basın özgürlüğü, öğrenim ve inanç özgürlüğü gibi demokratik hakların sınırı olarak belirlenen kamu güvenliği gerekçesi, tüm kapitalist ülkelerde daima burjuvazinin çıkarına göre yorumlanır. Burjuvazinin yürürlükteki anayasası öyle bir dokunulmazlık ve kutsallık halesiyle kuşatılır ki, onu değiştirmek üzere iktidara el koyan darbeci güçler bile bu yasadışı eylemlerini anayasaya dayandırdıklarını iddia ederler. Türkiye’deki askeri darbeler nedeniyle yakından bildiğimiz üzere, Fransa’daki Bonapartizm örneğinde de parlamenter işleyişe son veren ve demokratik hakların kullanımını engelleyen olağanüstü yönetim, anayasal düzeni koruma iddiasıyla işbaşına gelmiştir.
1848 Fransız Anayasası, kuvvetler ayrılığını, farklı iktidar odaklarının doğması noktasına dek genişletmişti. Bu anayasa gereğince halkoyuyla seçilen cumhurbaşkanı, aslında yasama gücü karşısında bir başka güç odağıydı. Günümüzde de sıkça tartışma konusu edilen ve cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine dayanan Başkanlık sisteminin anlamı işte budur. Bu sistem devlet başkanına, parlamentoyu gölgeleme, icabında anayasayı bile rafa kaldırarak mutlak anlamda egemen olabilme yolunu açmaktadır. Marx’ın dediği gibi, böyle bir sistemde devlet başkanı meclis karşısında bir çeşit tanrısal hakka sahiptir. Nitekim 2 Aralık 1851’de parlamentoyu bir kenara iterek iktidara çöreklenen Louis Bonaparte’ın yolunu açan da bu başkanlık sistemi olmuştur.
Burjuvazi gerekli gördüğünde parlamenter rejimini feda eder
Burjuva parlamenter rejim genelde çeşitli siyasal partileri ve bu partiler arasında sürüp giden bitmez tükenmez çekişme ve tartışmaları içerir. Sermaye egemenliğini tehdit altında hissetmediği ve parlamenter sistemin yarattığı gerilimleri kaldırabildiği sürece bu işleyiş devam edebilir. Fakat kritik durumlarda, burjuvazinin, parlamenter muhalefetin toplumda sarsıcı boyutlarda eylemleri kışkırtabileceği endişesi yoğunlaşır. Ve parlamenter sistem burjuvazi için katlanılmaz hale gelebilir. Sınıf mücadelesinin kızışması durumunda burjuvazi “düzen”i tehlikede hissedecek ve kendi öz rejiminden, parlamenter rejimden kurtulmayı arzulayacaktır. Marx’ın dediği gibi, bu siyasal sistem her şeyi parlamentodaki çoğunluğun kararına teslim ettiğine göre, parlamento dışındaki büyük çoğunluklar da kendileri karar vermek istemeyecekler midir? “Devletin tepesinde keman çalındığı zaman, aşağıdakilerin oynamaya koyulmamalarını nasıl bekleyebilirsiniz?”[9]
Burjuva egemenliğin parlamenter biçimi krize girdiğinde, daha önce çeşitli burjuva kesimler arasında sağlanmış görünen bütünlük parçalanır. Burjuvazi kendi parlamenter düzenine saldırmaya başladığında, eskiden liberal olarak kutsamış olduğunu, şimdi sosyalist diye suçlar. Bonapartist darbeleri yaratan süreçlerde, parlamento içindeki ve parlamento dışındaki burjuva kesimler arasında önemli bir kopuş yaşanır. Parlamentodaki kısır tartışmalar devrimci sınıflar nezdinde düzenin ipliğini pazara çıkartırken, iş âleminin burjuvaları ise meclisteki siyasal temsilcilerinin basiretsiz tutumuna şaşıp kalmaktadırlar. Nasıl olup da bu kadar bayağı kavgalarla zaman harcayabilmekte ve nasıl olup da cumhurbaşkanıyla yürüttükleri öylesine zavallı çekişmelerle kamunun huzurunu bozabilmektedirler? Sermaye çevrelerinin tedirginliğini alabildiğine arttıran önemli bir faktör de, ülkenin ticari ve sınai bir bunalımın eşiğinde bulunuyor olmasıdır. Fransa’da Bonaparte darbesi öncesinde ticaret durgunlaşmaya, işsiz sayısı artmaya başlamıştır.
Her zaman olduğu gibi, burjuvazi durgunluğun nedeninin bizzat kapitalizmin iç yasalarından kaynaklandığını görmek istemediğinden bunu mevcut siyasal işleyişe bağlamaktadır. Oysa ekonomideki istikrarsızlığın, Fransa’da yürütme ile yasama arasındaki çekişmeden kaynaklanmadığı ve aslında dönemin güçlü ülkesi İngiltere’yi bile içine alan kapitalist bir krizin yaşanmakta olduğu açıktır. İktisadi yaşamdaki sıkıntılara siyasal krizlerin eklendiği koşullarda, mesleği politikacılık olan ve ancak bu sayede burjuvazinin içine duhul eden parlamento içi burjuvaziyle, büyük mülk sahibi oldukları için kapitalist işlerini güvenceye almaktan başka bir şey düşünemeyen parlamento dışı burjuva kesim arasında bir çekişme ve kopuşma yaşanacağı açıktır. Nitekim Fransa’da burjuvazinin ikinci kesimi artık parlamentoyu gözden çıkarmış, “kuvvetli bir hükümet gerek” diye feryat etmektedir.
Marx’ın deyişiyle, burjuvazinin konuşmacıları, yazarları, kürsüsü ve basını, kısacası burjuvazinin ideologları ile bizzat burjuvazi, temsilciler ve temsil edilenler birbirlerine yabancı olmuşlardır. Artık birbirlerinin dilini anlamamaktadırlar. Sanayi burjuvazisi, bu koşullarda parlamentodaki siyasal gücünü savunmaya kalkışmanın iktisadi çıkarlarını zedeleyeceğinden endişelidir. Ticaret burjuvazisiyle onu temsil eden politikacılar arasındaki gerilim ise çok daha fazla keskin hale gelmiştir. Burjuvazinin bu kesimi kendi siyasetçilerini açıkça suçlamakta, iktisadi durgunluğun müsebbibi olarak parlamenter mücadeleyi görmekte ve ticaretin yeniden canlanabilmesi için de artık bunun son bulmasını istemektedir.
Bu yüzden büyük ticaret burjuvazisi veya daha genel anlamda mali aristokrasi Bonapartçı kesilmiştir. Üstelik bu değişim yalnızca Fransa ile de sınırlı değildir. O dönemin Economist dergisinde yazıldığına göre, Avrupa’nın bütün borsalarında Cumhurbaşkanı Bonaparte’a artık düzenin bekçisi gözüyle bakılmaktadır. Böylece Ulusal Meclis de iflas noktasına sürüklenmiştir. Onun atomik elementleri, artık, hiçbir moleküler çekim kuvveti ile birleşememektedir. Parlamenter rejim son nefesini de vermiş ve ölmüştür.[10]
Proletaryanın Haziran yenilgisinden Bonaparte’ın hükümet darbesine uzanan süreçte yer alan önemli bir gelişme, darbe öncesinde Paris’te ilân edilen sıkıyönetimdir. İşin aslında, parlamenter cumhuriyetçiler mecliste anayasanın ayrıntılarıyla uğraşırlarken, cumhuriyetçi partinin generali Cavaignac Paris’te sıkı bir düzen tesis etmekle meşguldür. Marx’ın, “burjuvazi için muazzam bir buluş” dediği ve Fransa’da patlak veren her devrimci bunalımda uygulandığını belirttiği sıkıyönetim, Türkiye’de de işçi sınıfının aşina olduğu bir uygulamadır. Ayrıca nasıl ki Paris’te sıkıyönetimi Bonaparte’ın hükümet darbesi izlemişse, Türkiye’de de sıkıyönetimler hep benzer bir gelişmenin, askeri darbelerin habercisi olmuştur. Fransa’da burjuva cumhuriyetçiler, işçi sınıfının yeni bir devrimci kabarışını bastırma telâşı içinde sıkıyönetim ilân etmekle aslında Bonaparte darbesinin yolunu kendi elleriyle hazırlamışlardır. Sıkıyönetim vasıtasıyla yolu açılmış olan bıyık ve üniforma, toplumun parlamenter cumhuriyet biçimine son vermek üzere bizzat özyönetimini ilân etmiştir.
Ancak elbette bu tür bir değişim bir anda gökten zembille inmez. Marx’ın dediği gibi, bir büyücü çıkagelip de kem gözlü bir büyüyle burjuva cumhuriyet “şaheserini” bir gudubete çevirmiş değildir. Burjuvazinin iç çekişmelerinin keskinleştiği, burjuva düzen güçlerinin yoğun bir hizip kavgasına tutuştuğu durumlarda, kendi anayasal temellerini bir kılıç darbesiyle yere serecek Bonaparte’ları böylesine üstün bir devlet yetkisiyle donatan güç, parlamenter işleyişten başkası olmamıştır. Fransa’da Ulusal Meclis, çeşitli burjuva kesimlerin bağırıp çağırmaları arasında cumhurbaşkanının yetki dönemini uzatmak zorunda kalmış, parasızlıktan bunalmış Bonaparte da bu uzatmayı bir güzel kabul etmiştir. Bu nedenle Marx, meclis “bir generalin özel koruyuculuğu altına girerek kendi güçsüzlüğünü ve ordunun sonsuz gücünü karar altına aldı, kendisini güçten yoksun bıraktı” der.[11]
Böylece darbeden sonraki Fransa, parlamenter cumhuriyet içinden çıkıp gelmiştir. Marx’ın ifadesiyle, dıştaki kılıfı yırtmak ve içindeki gudubeti herkesin gözleri önüne sermek için bir süngü darbesi yetmiştir. Bu tespit, 1973 Şili ve 1980 Türkiye örneklerinde bir kez daha doğrulanacaktır. Bu ülkelerde parlamenter rejimi ve işçi-emekçi kitlelerin devrimci hareketini ezip geçen faşist generalleri, Pinochet’leri, Evrenleri, genelkurmay başkanı sıfatıyla üst makam koltuklarına oturtan güç, parlamenter işleyiş içindeki yetkililer, Allende’ler, Demireller, Ecevitlerdir.
Marx’ın değindiği süreçteki gelişmelere biraz daha yakından bakalım. Parlamentodaki burjuva partiler sık sık cereyan eden parlamento tatilleriyle, parlamentonun toptan tatil edilmesinin yolunu açtılar. Benzer süreçleri yaşayan başka ülkelerde de kanıtlanacağı üzere, aslında burjuva siyasal güçler bizzat kendi tutumlarıyla parlamenter işleyişi baltalıyor ve parlamenter rejimin savunulması imkânını kendi elleriyle dinamitliyorlardı. Böylece yasamanın yürütme karşısındaki aczi gözler önüne serilmekte ve hükümet darbesinin önü iyice açılmaktaydı. Bu durum, burjuva parlamenter işleyişin gerçekte devlet yönetimini hiç de basitleştirmediğini gösterir. Parlamenter sistem sivil topluma, kendini yürütme gücüne karşı savunacak öz örgütlenmeleri yaratma fırsatını vermediğinden, derin kriz koşullarında kendi temsil yetkisini de kolayca yitirebilmektedir.
En “demokratik” geçinen kapitalist ülkelerde bile, parlamenter rejim halkın demokratik haklarını asla garanti altına almış değildir. Fransa’da Bonaparte darbesine ilerleyen süreçte, düzen güçleri bütün devrimleri lanetleyerek dernek kurma hakkını yok eden yasalar çıkartmaya, sıkıyönetimi temel bir kurum haline getirmeye koyuldular. Seçim yasası, basın yasası gericileştirildi. Sosyalist basın susturuldu. 1850’nin Eylül ve Ekim aylarında hükümet darbesi söylentileri çoğaldı. Marx’ın deyişiyle, hükümet darbesinin gölgesi Parisliler için artık o kadar içli-dışlı oldukları bir hayalet haline gelmişti ki, sonunda etten ve kemikten sahicisi göründüğü zaman ona inanmak istemediler.
Bu gelişmeler burjuva düzenin bir yasasını da kanıtlar. Bir zamanlar feodalizme ve mutlakıyetçiliğe karşı devrimci tutum takınmış olsa bile, daha sonra devrimci barutunu hepten tüketen burjuvazi için devrim korkulu rüya haline gelir. Bu korkunun burjuva bedeni sardığı durumlarda, olağan demokratik istemler bile düzen güçlerine işçi sınıfının sosyalizm istemi olarak görünmeye başlar. Nitekim Fransa’da Bonaparte darbesi öncesinde düzen güçleri halüsinasyon geçiriyorlardı; Marx, burjuva liberalizmi bile, burjuva kültürü bile, burjuva mali reformu bile sosyalist ilân ediliyordu der. Yine onun sözleriyle, hatta daha önce bir geçit bulunan yerde demiryolu yapmak sosyalizmdi ve size bir kılıçla saldırıldığı zaman kendinizi sopa ile savunmanız da sosyalizmdi! (Traji-komik bir durum mu desek, aradan uzun yıllar geçse bile burjuvazinin genetik kodlarına işlemiş bu korkuları asla yatışmayacaktı. Örneğin 1980’ler Türkiyesi’nde de Özal gibi burjuva siyasetçiler, demiryolu taşımacılığının bir komünist icadı olduğunu ilân edeceklerdi!) Burjuvazinin kapıldığı devrim ve sosyalizm korkusuna karşın, o günün Fransası’nda işçi sınıfı bu tür korkuları haklı çıkartabilecek bir durumdan ne yazık ki uzaktı.
Burjuvazinin devrim korkusuyla sarsılarak burjuva parlamenter rejime güvenini yitirdiği, işçi sınıfının ise kendi demokrasisini kurmak üzere burjuva sistemi yıkıp geçemediği durumlar, burjuva diktatörlüğünün olağanüstü siyasal biçimlerine gebe süreçlerdir. Bu olağanüstü rejim, somut koşullara bağlı olarak Bonapartizm ya da faşizm türü bir diktatörlük olabilir. İşin gerçeğinde, burjuva düzenin olağanüstü siyasal biçimleri arasında asla uçurumlar yoktur. Örneğin parlamenter işleyişi ortadan kaldıran Bonapartizmle faşizm arasında, her ikisinin mayalanma süreci bakımından pek çok benzerlikler bulunur. Bu nedenle, Marx’ın Bonapartizmin iktidara yükseliş koşullarına dair çözümlemeleri, faşizmin iktidara geliş sürecine de büyük oranda ışık tutar.
Bonaparte cumhurbaşkanlığı koltuğunda otururken, devlet hazinesinden sağladığı paraları bağış ve borç diye lümpen proletaryaya dağıtarak onlar arasında önemli bir kitle desteği kazanmıştı. Bu nedenle Marx, bir hükümdarlık talibinin hiçbir zaman yığınların cehaleti üzerinde bundan daha bayağıca spekülasyon yapmamış olduğunu söyler. Bu spekülasyon sayesinde Bonaparte, burjuva toplumunun tortusundan düzenin kutsal ordusunu[12] oluşturur ve bir kahraman edasıyla toplumun kurtarıcısı pozunda imparatorluk tahtına kurulur. 20. yüzyılda İtalya, Almanya veya İspanya’daki benzerleri de Bonaparte örneğini izleyeceklerdir. Bunlar, artık daha da gelişmiş ve dolayısıyla sınıf mücadelesinin daha da sertleştiği bir kapitalist toplumda, eski tarihsel örnekleri gölgede bırakan spekülasyonlara ve şiddete başvuracaklardır.
Bonaparte kendisini güçlendirmek için, 10 Aralık Derneği diye adlandırılan[13] özel bir örgütlenmeye gitmişti. Bu dernek 1849’da bir yardımseverler derneği kurma bahanesiyle Paris lümpen proletaryasını gizli kollar halinde örgütlemişti. Derneğin her bir kolunun başına Bonapartçı ajanlar konulmuştu ve dernek de Bonapartçı bir general tarafından yönetilmekteydi. Bonaparte da dahil derneğin bütün üyeleri gerçekte emekçi halka zarar vermek üzere birbirlerinin yardımına koşuyorlardı. Bu nedenle Marx, Bonaparte’ı, kendisini lümpen proletaryaya başkan atayan, kendisinin kişisel olarak ardında koştuğu çıkarları çeşitlendirilmiş bir biçimde yalnız lümpen proletaryada bulan, toplumun bütün sınıflarının bu tortusunu kayıtsız şartsız yaslanabileceği tek dayanak olarak gören bir kişi olarak tanımlar. Aynı tanımlamanın bir Mussolini, bir Hitler ya da bir Türkeş ve benzerleri bakımından da geçerli olmaması için hiçbir neden yok.
Bonaparte 10 Aralık Derneğine binlerce baldırı çıplak sokak serserisini toplamıştı. Bu serserilerden oluşan özel birlikler tren vagonlarına doluşup Bonaparte’ın gezilerinde gittiği yerlere ulaşıyor, ona hemen bir karşılayıcı ve dinleyici kalabalığı topluyor ve halk Bonaparte’a büyük bir sevgi gösteriyormuş gibi, kalabalığın “Yaşasın İmparator!” diye bağırmasını sağlıyorlardı. (Bonaparte’ın bu özel birliklerinin rolünü sürdüren asker ve sivil devlet güçleri, Türkiye’deki 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü döneminde general Evren için benzer mizansenler hazırlayacaklardı.)
Resmi polisin koruması altındaki bu birlikler, çeşitli bölgelerde cumhuriyetçi yazar ve siyasetçileri hedef alan saldırılar yürütmekteydiler. Paris’e döndüklerinde ise, Bonaparte’a karşı düzenlenen gösterileri şiddet kullanarak önlemek ya da dağıtmakla görevliydiler. Marx’ın belirttiği üzere, Bonaparte, ardına bu gizli dolandırıcılar ve hırsızlar derneğini, bu düzensizlik, kargaşa ve fuhuş derneğini takmış, kalabalıklara verdiği söylevlerde düzenden, dinden, aileden, mülkiyetten söz ediyordu.
Bonaparte nizami orduyu büyük bir 10 Aralık Derneğine çevirmeyi başarıncaya dek, bu dernek onun özel ordusu olarak kalacaktı. (Dikkat çekmek gerekirse, olağanüstü rejimin hazırlık döneminde görev üstlenen özel birliklerin yerini, olağanüstü iktidar döneminde nizami ordunun bizzat kendisi almaktadır.) O da tıpkı Hitler örneğinde olduğu gibi, kendi kişiliği etrafında yaratmaya çalıştığı efsaneye bir süre sonra fazlasıyla kapılmaya başlayacak, özellikle asker üzerinde bazı üstün güçleri olduğuna inanacaktı. Elbet yaratılan bu imajı maddi destekle biraz da gerçekçi kılmak amacıyla, subaylar başkanlık sarayında purolarla, şampanyalarla ağırlanacaktı. Burjuvazi tüm bu gelişmeleri yarı ciddi yarı komediymiş gibi karşılarken, sonunda Bonaparte’a muhtaç olacak ve onun siyasal iktidar koltuğuna kurulmasına ses çıkartmayacaktı. Almanya’da Hitler’in iktidara yürüyüşünü hatırlayalım, Bonaparte’ın yükselişiyle ne kadar da ortak nokta var değil mi?
Louis Bonaparte, burjuvazi ve proletarya arasındaki çatışmayı, köylülüğün, cumhurbaşkanı makamının ve ordunun yardımıyla imparator olmak için kullandı. İşgal ettiği makam sayesinde Avrupa burjuvazisinin baştacı haline gelen bu ikinci Napoleon, bir yerde dönemin burjuva gerçekliğinin dışa vurumuydu. Bonaparte’ın, soylu ailelerden gelen devlet adamlarına oranla sergilediği soysuz imaj hiç de sürpriz bir tablo oluşturmuyordu. Zira Engels’in sözleriyle, “Bütün öteki gerçek burjuvalar gibi, o da bir türedi, bir parvenu (sonradan görme) idi”.[14] Bu nedenle burjuvazi Bonaparte’ta yalnızca kendi toplumsal egemenliğini koruyan bir kişiyi değil, kendi etinden, kendi kemiklerinden oluşan, ilk “büyük devlet adamını” görmüştü.
İktidara yerleşen Bonaparte parlamentoyu dağıtacak[15], fakat kitlelerin gözünü boyamak için de genel oy hakkını tanıyan yeni bir anayasayı ilân edecekti. Ne var ki bu “hak” Bonaparte döneminde fiiliyatta hiçbir anlam ifade etmedi, yalnızca Bonaparte’ın işine yaradı. Bonaparte genel oy vaadi sayesinde Kasım 1852’de yapılan yeni bir referandumu kazandı ve Senato tarafından III. Napoleon adıyla imparatorluk katına yükseltildi. Böylece amcası I. Napoleon’un örneğini yineleme zevkine mazhar olmuş ve Fransa’da ikinci imparatorluk dönemi açılmıştı. Benzeri tüm örneklerde görüldüğü üzere, toplumdaki kaosu ortadan kaldırıp daha çok özgürlük getireceği propagandasıyla iktidara yürüyen bu diktatörün saltanat dönemi, gerçekte baskının ve polis devleti uygulamalarının egemen kılındığı bir dönem olacaktı.
Toplumun hemen her kesimine pek çok vaatlerde bulunarak kurtarıcı imajını parlatan Bonaparte, sanayinin gelişmesi için gerekli yatırımlara hız verdi. Burjuvalar ve tutucu küçük-burjuva katmanlar, onu, kendilerini sosyalizm tehlikesinden koruyacak kişi olarak değerlendirdiler. İşçiler arasında yanılsamalar yaratabilmek için de, Bonaparte, ekmek fiyatlarının düşük tutulması ve sağlık ocaklarının kurulması gibi önlemlere başvurdu. Beri yanda ise, geleceğin askeri diktatörlüklerine de ilham kaynağı olacak şekilde, işçi ücretlerini kontrol altına almak amacıyla işçilerle işverenler arasında hakem kurulları oluşturmaktaydı. Fransa’nın üstünlüğünü kanıtlama düşleriyle ülkesini Prusya ile savaşa sürükleyen imparator Bonaparte, uğranılan yenilgi sonucunda teslim olacak ve 4 Eylül 1870’de imparatorluktan indirilerek Fransa’da yeniden cumhuriyet ilân edilecekti.
1848’de oylarıyla Bonaparte’ı cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtan köylülük, bu sayede kente karşı tepkisini ortaya koyuyordu. İşin ilginç yanı, Bonaparte’ın seçilmesini, ordu çevresi cumhuriyetçilere kızdığından, mali oligarşi kendisine tekrar monarşinin yolunu açacağını hesapladığından, işçi sınıfı ve kent küçük-burjuvazisi ise Bonaparte’ın sıkıyönetimci burjuva General Cavaignac’ı cezalandıracağını düşündüğünden memnuniyetle karşılamıştı. Bu genel ruh hali, burjuva parlamenter işleyişin tıkandığı, geniş emekçi kitlelerin doğru bir önderlik olmadığı için önünü göremediği durumların Bonaparte türünden diktatörlerin yükselişine nasıl da geçit verebileceğini gösterir. Unutmayalım ki Türkiye’de de parlamenter sistemin kilitlendiği ve siyasal yaşamın kaosa sürüklendiği dönemlerde, işçi sınıfının geri kesimleri ve küçük-burjuvazinin büyük çoğunluğu yine aynı nedenlerle orduya bir kurtarıcı güç olarak bakmaya başlamıştır. Ve böylece askeri diktatörlüğe giden yol, bizzat halkın da pasif desteği alınarak döşenmiştir.
1848 Fransası’nda kitlesel sosyalist örgütlenmelere rağmen karşı-devrim tehlikesi büyümekteydi. Genelde bu örgütlenmelere proleter değil, küçük-burjuva anlayışlar damgasını basıyordu. Proletarya öne atılıp peşinden küçük-burjuvaziyi de sürükleyecek yerde, küçük-burjuvazinin peşinden sürüklenen kendisi olmuştu. Burjuva meclislerde boy gösteren “sosyalizm” bir küçük-burjuva sosyalizmi idi.
Bu süreçte dönemin küçük-burjuva demokratları, elde etmeyi umdukları demokratik hakları tehlikede gördükleri için sosyalist geçinen liderlerle ittifak yaptılar. Seçimler için ortak bir program taslağı hazırlandı, ortak seçim komiteleri kuruldu ve ortak adaylar belirlendi. Fakat bu gelişme, devrimci proletarya açısından ilkesiz bir ittifak anlamına geliyordu. Zira uzlaşma sağlanması için proletaryanın toplumsal taleplerinin devrimci sivriliği giderilmiş ve onlara küçük-burjuva demokratlarının kabul edebileceği düzeyde demokratik ifadeler verilmişti. Küçük-burjuvazinin demokratik talepleri ise, salt siyasal biçimler olmaktan kurtarılarak biraz sosyalizm yağına bulanmıştı.
İşte ilerleyen yıllarda İtalya’da ya da Almanya’da faşizmin yükselişe geçtiği süreçte de uğursuz rolünü oynayacak olan sosyal demokrasi akımı tarihsel olarak böyle bir temelde doğdu. Bu gerçek Marx’ın satırlarında çarpıcı biçimde dile gelir: “Sosyal-demokrasinin özel niteliği, cumhuriyetçi demokratik kurumları, birer araç olarak istemesinde; iki ucu, yani sermaye ile ücretli emeği, ortadan kaldırmak değil, ama bu iki uç arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi hafifletmek ve bunlar arasında bir uyuma dönüştürmek istemesinde özetleniyordu. Bu amaca ulaşmak için ileri sürülebilecek önlemler ne kadar çeşitli olursa olsun, amacın bürüneceği görüşlerin az çok devrimci niteliği ne olursa olsun, içerik hep aynı kalıyor. Bu, toplumun demokratik yolla dönüşmesidir, ama bu, küçük-burjuva çerçevesinde bir dönüşümdür.”[16]
Marx’ın satırları akla, günümüzde devrimci süreçlerle oyun oynandığı ve reformların kitlelere devrim diye yutturulmaya çalışıldığı bazı Latin Amerika ülkelerindeki küçük-burjuva solculuğunu getirmektedir. Unutulmasın ki, burjuva düzeni ortadan kaldırmadan reforme eden süreçler küçük-burjuvaya her zaman devrim olarak görünür!
Karşıt sınıf çıkarlarıyla parçalanmış kapitalist toplumda küçük-burjuvazi bir ara sınıftır. Burjuvazi ve proletarya arasında sıkışıp kalan küçük-burjuvazinin bağımsız bir sınıf çizgisi olamaz. Nesnel konumu nedeniyle kendisinin sınıflar arası uzlaşmaz çelişkilerin üstünde olduğunu zanneder. Küçük-burjuva siyasetçiler devrimci kesildiklerinde, genelde bir bütün olarak halkın çıkarlarını temsil ettiklerini düşünürler. İşte bu yüzden, aslında burjuva düzenin temel direği olan ordunun yapısı hakkında da son derece tehlikeli yanılsamalara kapılıp, ordu içindeki “ilerici” unsurlara bel bağlar, hükümet darbelerine destek çıkarlar. Hiçbir toplumsal sınıf ya da katman, siyasal durum hakkında küçük-burjuvaziden daha fazla hayale kapılamaz. Bu nedenle, Marx, hükümet darbesi kapıya dayandığında bile küçük-burjuva sosyalistlerinin tehlikeyi göremediklerine ve burjuva düzen güçleri saldırıyı arttırırken, onların son derece yavan ve ılımlı bir siyaset izlediklerine dikkat çeker.
1848’de Paris’te ve daha sonraki tarih kesitlerinde pek çok ülkede yaşandığı gibi, küçük-burjuva siyasetçilerin devrimci görünen afra tafraları aslında devrimle tehlikeli bir oyun oynamanın çarpıcı örneklerini sergiler. Küçük-burjuva demokratlarının partisi Montagne[17], gerekirse elde silah parlamenter rejimi savunacağını söylüyordu. Fakat sonuçta ne oldu? Paris sıkıyönetim altında inlemeye başladı ve burjuvazi 13 Haziran 1849’da küçük-burjuva ulusal muhafızı dağıttı. Anlaşıldı ki, küçük-burjuvaların ve onların siyasal temsilcilerinin devrimci tehditleri, hamasi nutuklardan öte bir şey değilmiş...
Marx, küçük-burjuvazinin kararsız tutumunu veciz biçimde dile getirir: “Eğer Montagne, parlamentoda galip gelmek istediyse, silah başına çağrısında bulunmamalıydı. Yok eğer parlamentoda silah başına çağrısında bulunduysa, sokakta parlamenter biçimde davranmamalıydı.”[18] Marx’ın bu önemli değerlendirmesinin ne denli doğru olduğu, ilerleyen yıllar içinde defalarca kanıtlanacaktır. Örneğin Şili’de 1973’te General Pinoc*het’in kanlı darbesiyle yıkılan sosyalist Allende hükümetinin öyküsü, bir yandan emekçi kitlelerde düzen değişikliği doğrultusunda umutlar yaratıp diğer yandan bunun gereklerini yerine getirmemenin neticesini olanca açıklığıyla gözler önüne serer.
Fransa’da 1850 Mayısına ilerleyen süreçte küçük-burjuva demokratlar bir yanda sol gevezelikle kendilerini kandırırlarken, parlamentoda ise gerici yasaların yapılmasına boyun eğmekteydiler. Burjuva düzen, sokakta yenilgiye uğrayan proletaryayı yasal olarak da siyasi yaşamdan dışlayıcı düzenlemeleri birbiri ardı sıra getiriyordu. Örneğin Mart 1850 seçim yasası proletaryanın demokratik haklarını kısıtlıyor, 31 Mayıs 1850’de genel oy kaldırılıyordu. Böylece düzen güçleri, işçi sınıfının mücadelesini ezmek ne kelime adeta onu savaş alanından toptan uzaklaştırabilmenin yolunu döşüyordu.
Burjuvazi işçileri yeniden Şubat devriminden önce bulundukları durumda, parya durumunda görmek istiyordu. Zaten yeterince güçlü olmayan ve Haziran yenilgisiyle de büsbütün gerileyen işçi sınıfı, tüm bu gelişmeleri, sosyalist geçinen küçük-burjuva demokratlarının kendisini yönetmesine izin vererek karşıladı. Parlamenter siyasal düzeni ortadan kaldıran gerici dalga alabildiğine yükselirken, işçi sınıfı küçük-burjuva sosyalizminin yaveleriyle teselli buldu. Benzer bir durum Almanya’da Nazizmin yükselişi öncesinde bir kez daha tekrarlanacağı gibi, Türkiye’de ve başka ülkelerde yine yaşanacaktı.
Fransa veya Almanya gibi örneklerde proletarya kendi sınıf bayrağını yükseklerde tutmayı, oportünist ve reformist kılıklara girmiş burjuva, küçük-burjuva sol anlayışlardan bağımsız örgütlenmeyi başaramadı. 12 Eylül öncesinde Türkiye’de, dönemin devrimci rüzgârlarına ve onca sol örgütün varlığına rağmen işçi sınıfının neticede bir küçük-burjuva sosyalizm denizinin içinde boğulması örneğinde de böyle oldu. Tüm bu örneklerde işçi sınıfı burjuvazinin yüreğine devrim korkusu salarken, işin aslında siyasal mücadelenin dümenini küçük-burjuva liderliklerin eline teslim etmiş durumdaydı. Onların eliyle demokrasinin ve daha güzel günlerin gelebileceği hayaliyle kendini avutuyordu. Böylece proletarya, Marx’ın dediği gibi, geçici bir iyilik ve rahatlık umuduyla sınıfının devrimci çıkarını unutmaya kadar işi vardırdı. Kıyasıya bir dövüşe tutuşmadan, kazanan bir sınıf olmanın şan ve onurundan peşinen vazgeçti. Eğer Fransa’da işçi sınıfı Bonaparte darbesini elde silah dövüşerek karşılasaydı, yenilgiye uğrasa bile sonuç tamamen farklı olurdu. Hep söylenir, dövüşen ordular yenilgilerinden de çok şey öğrenirler.
Bonaparte’ın hükümet darbesini incelerken, Marx, Fransız burjuvazisinin proletaryaya karşı şaha kalkmış olduğunu ve başında 10 Aralık Derneğinin başkanı olmak üzere, lümpen proletaryayı iktidara kendisinin getirdiğini belirtir. Peki Bonapartizm gerçekten de lümpen proletaryanın mı iktidarıdır? Kuşkusuz ki değil. Toplumun sınıf dışı unsurlarından oluşan lümpen proletaryanın, Bonapartizm türü olağanüstü siyasal rejimler altında bile olsa kendi iktidarını kurması düşünülemez.
Marx’ın anlatmak istediği, proletaryaya karşı düzenini koruyabilme kaygısıyla burjuvazinin hangi seviyelere inebileceğidir. Parlamenter rejimde parıldayan seçkin politikacılarını, bakanlarını bir kenara iten burjuvazi, bir lümpen proletarya güruhunun başında iktidara yürüyen Bonaparte gibi birine göz yummuş, hatta onun önünü açmıştır. Böylece Bonaparte bir lümpen proletarya güruhuna dayanarak siyasal iktidarı gasp etmiş gibi görünse de, kurulan olağanüstü siyasal rejim burjuva düzenin egemenliği anlamına gelir. Kapitalizmin ilerleyen tarihi içinde ortaya çıkan bir başka olağanüstü yönetim biçimi, faşizm de benzer bir öz taşır. O da işsiz ve umutsuz kitlelerin sırtında iktidara taşınmış olmasına karşın, gerçekte burjuvazinin egemenlik biçimidir.
Marx, devlet iktidarının havada duramayacağını, Bonaparte’ın da aslında Fransız toplumunun en kalabalık sınıfını, yani küçük toprak sahibi köylüleri temsil etmekte olduğunu söyler. Nasıl ki Bourbonlar büyük toprak mülkiyetinin ve Orleanlar paranın hanedanı olmuşlarsa, Bonaparte’lar da küçük köylülerin, yani Fransız halk kitlesinin hanedanıdırlar. Buradan hareketle, Bonapartizmin aslında küçük köylülerin iktidarı olduğunu düşünebilir miyiz? Bizzat Marx’ın irdelemesi temelinde bu soruyu da olumsuz biçimde yanıtlamamız gerekiyor. Zira küçük köylüler, kendi çıkarlarını kendi adlarına ne parlamenter ne de bir başka biçim altında savunabilirler. Aralarında ancak yerel, yani yaşadıkları yerden ileri gelen bir bağ vardır ve bazı ortak çıkarlar temelinde bir siyasal örgütlenme yaratmadıkları takdirde bağımsız bir sınıf tavrı geliştirmeleri mümkün değildir.
Marx’ın sözleriyle, küçük köylüler kendi kendilerini temsil edemezler, temsil edilmek zorundadırlar. Onlara temsilcileri, kendilerini öteki sınıflara karşı koruyan ve yukarıdan yağmuru ve güneş ışığını gönderen efendileri gibi, üstün bir yetkili gibi, mutlak bir hükümet gücü gibi görünmelidir. Bu nedenle, küçük toprak sahibi köylülerin politik etkisi, en yüce ifadesini, toplumun yürütme gücüne bağımlılığında bulabilir. Nitekim Fransa’da her iki Bonaparte darbesinde de küçük köylünün rolü, parlamenter rejimin son bulmasını ve Bonaparte’ların bir kurtarıcı gibi imparatorluk koltuğuna oturtulmasını desteklemekten ibaret kalmıştır. Napoleon’ların bir kurtarıcı olduğu düşüncesi o dönemlerde köylünün sabit fikridir. Ama Bonaparte “hanedanı”, devrimci köylüleri değil tutucu köylüleri, kendisi ve tarlası imparatorluk tarafından kurtarılsın ve kayırılsın diye bekleyen köylüyü temsil etmektedir.
Küçük köylülük amca Bonaparte’tan sonra yeğen Bonaparte’ı desteklerken, bu sayede feodal dönemden beri belini büken borç yükünden biraz da olsa kurtulmayı hayal ediyordu. Fakat bu düşünce aslında büyük bir yanılgıdan ibaretti. Kapitalist gelişme küçük toprak sahibini kaçınılmaz olarak sermayenin kölesi haline getirmişti. Artık küçük köylünün karşısında, Napoleon zamanında olduğu gibi kendisini feodal yükümlülüklerden kurtaracak bir burjuvazi yoktu. Nitekim ikinci Napoleon köylüyü alabildiğine ezen koşulları dayattı. Küçük toprak sahibi köylünün sırtına ipotek belâsının yanı sıra bir de ağır bir vergi yükü bindirildi. Zira vergi, Marx’ın dediği gibi, bürokrasinin, ordunun, kilisenin, mahkemenin, kısacası bütün yürütme gücü aygıtının hayat kaynağıdır. Kuvvetli hükümet ve ağır vergiler neticede aynı anlama gelir. Kendisini kurtaracağı umuduyla Bonapartist rejime (yani yürütmenin gücünü mutlaklaştıran bir rejime) destek sunan küçük köylü, bu yanılgısının bedelini çok ağır şekilde ödedi.
Tarihsel koşullar arasında bazı farklılıklar olsa bile, Türkiye de dahil pek çok ülkede küçük köylüler benzer yanılgıların acısını tatmışlardır. “Köylü efendimizdir” diyerek küçük köylüyü inleten CHP’nin tek parti diktatörlüğü, yine küçük köylünün gönlünü çelip iktidar koltuğuna oturan fakat büyük tüccar ve büyük toprak sahibini zengin eden Demokrat Parti iktidarı, her iki siyasal damarın yakın geçmişteki ve bugünkü temsilcilerinin tutumları bu durumun örnekleridir.
Küçük köylü kitleleri her seferinde burjuva partilerin boş ya da popülist propagandalarına aldanmışlar ve sonunda kendilerini yeni bir borç batağının içinde buluvermişlerdir. Zira kapitalizmin gelişmesine bağlı olarak Batı’da feodal beylerin ve bizde mültezimlerin yerini kent tefecileri; toprağa bağlı eski yükümlülüklerin yerini modern ipotek; eski toprak mülkiyetinin yerini ise burjuva sermayesi almıştır. Kapitalizm geliştikçe köylünün küçük toprak parçası yaşamını sürdürmeye bile yetmez. Bu nedenle küçük köylünün gerçek müttefik ve yol göstericisi, ancak ve ancak, sermaye düzenini devirecek olan kent proletaryası olabilir.
İlerleyen yıllar içinde kapitalist gelişme kırı daha da çözdü, geçmişin küçük toprak sahibi köylülerinin büyük bir bölümü proleterleşti; bir kısmı kent küçük-burjuvazisi içine katıldılar ya da lümpen proletaryanın saflarına. Bu değişime paralel olarak pek çok ülkede imparatorlar da tarihe karıştı. Ama kapitalist düzen ayakta kaldığı sürece, burjuvazi başı sıkıştığında olağanüstü siyasal rejimleri imdada çağırmaktan, yeni dönemin Bona*parte’larını tarih sahnesinin önüne itmekten vazgeçmedi. Sermayenin, emekçi kitlelerin beynini yıkamaya yönelik propaganda motifleri zamana ve zemine bağlı olarak değişikliğe uğradı.
Örneğin Almanya’da faşizm, kitlelerin toplumsal dönüşüm arzusunu istismar ederek ve küçük-burjuvaziyi milliyetçi ajitasyonlarla gaza getirerek, onları nasyonal sosyalizmin peşine taktı. Ve sonuçta hepsini inanılmaz derecede zalim bir diktatörlüğün içine sürüklemiş oldu. Türkiye’de olduğu gibi tepeden inen askeri faşist diktatörlükler ise, daha önce yaratılan kaos ve endişe toplumu nedeniyle felce uğramış kitlelerin kısmen desteğini alarak kısmen de korkuyu egemen kılarak hüküm sürdüler. Kısacası, küçük-burjuvazi müttefikini ve yol göstericisini proletaryada bulamadığı ve proletarya da kendisini küçük-burjuva anlayışlardan kurtaramadığı sürece, bunlar yanılgılarını nice kez çok ama çok pahalıya ödediler.
Olağanüstü burjuva yönetimlerin sınıf karakteri bağlamında büyük önem taşıyan bir tartışma konusu da bürokrasi sorunudur. Farklı tarihlerde ve farklı coğrafyalarda yaşanmış olan olağanüstü rejimlerin tümünde, yürütme gücünün ön plana çıkması nedeniyle sivil-asker devlet bürokrasisi büyük bir ağırlık kazanır. İkinci Bonaparte’ın idealinin, şeritlerle süslenmiş ve besili koskoca bir bürokrasi yaratmak olduğunu söyler Marx. Bonaparte bu nedenle memur aylıklarını yükselterek kendi avanesine yeni bir yiyicilik kapısı yaratmıştır. Onun en temel ideali ise, ordunun üstünlüğünü sağlamaktır. Peki, yürütme gücünün mutlaklaştırılması sayesinde siyaset sahnesinin ön planına fırlayan devlet bürokrasisi, esas olarak da askeri bürokrasi, kılıcın gücüne yaslanarak bağımsız bir sınıfsal güç haline mi gelecektir?
Özel mülkiyete dayanan kapitalist toplumda, bürokrasinin, egemen sınıftan bağımsız ayrı bir sınıfsal güce evrilmesi olanaksızdır. Marx Fransa örneğini vererek, bürokrasinin gerek mutlak monarşi zamanında gerekse Birinci Devrim ve Napoleon döneminde burjuvazinin sınıf egemenliğini hazırlama aracından başka bir şey olmadığını belirtir. Takip eden dönemlerde de, kendi başına bağımsız bir güç oluşturma yolundaki çabaları ne olursa olsun, bürokrasi egemen sınıfın bir aleti olarak kalmıştır. Fakat yeğen Bonaparte’ın hükümet darbesiyle birlikte, devlet aparatı yani sivil ve asker üst bürokrasi, burjuva toplumun karşısında o kadar güçlenmiştir ki, sanki bağımsızlaşmış gibi görünür.
Ne var ki, olağanüstü yönetim biçimi altında devlet bürokrasisinin edindiği bu göreli bağımsız konum, son tahlilde geçici bir siyasal üstünlükten ibarettir. Olağanüstü rejim sayesinde siyaseten egemen ve bağımsız bir konuma yükselmiş gibi görünen bu bürokrasi, işin gerçeğinde yine burjuva sınıf içinde onun asli kesiminin hizmetkârı konumunu sürdürür. Burjuva düzen tekrar olağan işleyiş biçimine geçtiğinde ise, siyaseten üstün konumunu yitirir. Olağanüstü rejim döneminde siyasi yapılanmada da önemli değişiklikler oluşur. Parlamenter rejimde siyaseti mülk edinmiş olan seçimli burjuva politikacıların sahne gerisine itilmesiyle birlikte, siyasal iktidar sahnesini meslekten siyasetçi olmayan atamalı pek çok bürokrat doldurur.
Bonapartizm bir anlamda devlet bürokrasisinin siyasal iktidarı olarak biçimlenir. Fakat Bonapartizm sorununun en hassas noktası da işte budur. Bonaparte’ları siyasal güç katına çıkartan koşul, burjuvazinin olağan siyasal yönetim biçimini ortadan kaldırmalarıdır. O nedenle Bonapartist rejimde devlet bürokrasisi, egemen sınıftan bağımsız bir güç olarak siyasal iktidarı gasp etmiş gibi görünür. Ama işin özünde Bonapartizmin misyonu burjuva toplumun güvenliğini sağlamaktır.
Bonaparte’lar vitrinde değişik görüntüler sergilediklerinde bile asli görevlerinin pekâlâ bilincindedirler ve iktidar koltuğuna kurulduklarında, kanun gücündeki kararnamelerini bu anlayışla yayınlarlar. Bonapartist bürokrasi burjuvazinin siyasal iktidarını esas temsilcilerinin elinden alsa da, Marx’ın Bonaparte için dediği gibi, burjuvazinin maddi gücünü korumakla onun siyasal gücünü yeniden yaratmış olmaktadır.[19] Yani olağanüstü rejim burjuva düzeni tahkim ederek onu parçalanmaktan koruduğu gibi, burjuvaziye ihtiyaç duyduğu siyasal gücü bir başka biçim altında kazandırmaktadır. Ayrıca bunu yapmakla, burjuvaziye, koşullar normale döndüğünde siyasal gücünü tekrar olağan biçimde kullanabilmesi olanağını sunmaktadır.
Burjuva diktatörlüğün olağanüstü siyasal biçimleri, burjuvazinin toplumsal gücünü muhafaza edebilmesi için “kendi siyasal çıkarlarını feda etmesi” şeklinde açıklanır. Marx, Bonapartist iktidarın yarattığı değişikliğe değinirken, “Her an kendi genel sınıf çıkarını, kendi siyasal çıkarını en sınırlı, en kirli özel çıkarlarına feda eden, temsilcilerinden de aynı doğrultuda bir fedakarlık isteyen bu burjuvazi” der.[20] Doğrudur, zira Marx’ın belirttiği gibi, olağanüstü koşullarda burjuvazi, ancak “öteki sınıflarla aynı siyasal hiçliğe mahkûm olması koşuluyla”, sömürünün ve mülkiyetin, ailenin, dinin ve düzenin rahat rahat zevkini çıkarmaya devam edebilir. Kesesini kurtarabilmesi için burjuvazinin tacını kaybetmesi zorunluydu, der Marx.[21] Yani iktisaden mülklü kalabilmek için, burjuvazi siyaseten mülksüzleştirilmesine göz yummaktadır. Olağanüstü burjuva rejimlerin niteliğini bu gerçeklik etrafında açıklıyor olsak da, bu meselenin biraz daha aydınlatılmaya ihtiyacı vardır.
Öncelikle hatırlanması gereken husus, kapitalist toplumda devlet bürokrasisinin burjuva sınıfa dışsal bir unsur olmadığıdır. Bu bürokrasinin sınıfsal niteliği, Alman İdeolojisi’nde Marx ve Engels’in egemen sınıf içindeki işbölümüne dikkat çektikleri satırlarda açıklığa kavuşur: “İşbölümü, egemen sınıf içinde de, zihinsel iş ile maddi iş arasındaki bölünme biçiminde kendini gösterir, öyle ki, bu aynı sınıfın içerisinde iki ayrı bireyler kategorisi olacaktır.” Yine aynı yerde belirtildiği üzere, “Bu sınıfın içerisindeki bu bölünme, hatta, mevcut bu iki kesimin belli bir karşıtlığıyla ve belli bir düşmanlığıyla sonuçlanabilir. Ama, bu sınıfın bütünüyle tehdit altında bulunduğu bir çatışma çıkageldi mi, bu karşıtlık kendiliğinden düşerken, egemen fikirlerin egemen sınıfın fikirleri olmayacağı, bu fikirlerin bu sınıfın iktidarından ayrı bir iktidara sahip olacakları kuruntusunun da uçup gittiği görülür.”[22]
Bu nedenle kapitalist toplumda bürokrasinin burjuva düzeni korumak dışında bir ideolojisi olamaz. Devlet bürokrasisinin siyasal iktidarı ele geçirip sanki bağımsızlaşmış gibi görünmesinin altında yatan gerçek şudur: Sınıfın bütününü tehdit eden derin sarsıntılar döneminde, burjuva iş âlemi olağanüstü rejimin kanatları altına sığınmakta ve egemen fikirlerini, egemen düzenini bu yolla sürdürmektedir.
Olağanüstü rejimleri, devlet iktidarının tamamen “özerkleşmesi” veya “bağımsızlaşması” ya da “tarafsızlaşması” anlamına gelecek şekilde açıklayan sözde Marksistler vardır. Böyleleri Marksizm dışına düşen teorileriyle, (daha sonra değineceğimiz Poulantzas örneğinde olduğu gibi) faşizmi de bir anlamda küçük-burjuvazinin yönetimi gibi gösterirler. Oysa Marksizmin kurucuları, kendi dönemlerinde tanık oldukları olağanüstü rejimleri incelerlerken, devlet bürokrasisinin istisnai durumlarda kazandığı “bağımsızlığın” yanlış yorumlanmamasına büyük özen göstermişlerdir. Örneğin Engels, Bonapartist rejimlerin özelliği olarak belirtilen denge rolünü “sözde arabuluculuk” diye vurgular. Olağanüstü rejimler, yürütme gücünü elinde toplayan devlet bürokrasisini egemen sınıf karşısında tarafsızlaştırmaz, ya da örneğin Bonapartizm iki karşıt sınıfa eşit muamele anlamına gelen bir denge rejimi kurmaz. Tam tersine, bir “denge” görüntüsü sayesinde ezilen sınıfları aldatıp yatıştırarak, egemen sınıf lehine çok daha fazlasıyla taraflı olur.
Diğer önemli bir husus ise, ele aldığımız tartışma konusu boyunca sık sık kullanılan devlet bürokrasisi kavramıyla özelde neyin kastedildiğidir. Bununla kastedilen, bir bütün olarak burjuva devlet işlerinin yürütümünde görev verilen sıradan memur takımı değildir. Bu tür devlet görevlileri, siyasal iktidar hangi güç tarafından kullanılıyor olursa olsun, kararların alınması ve uygulanmasında söz hakkı olmayan basit çalışanlardır. Bürokrasi kavramıyla genelde tüm devlet görevlilerinin kastedildiğini söyleyenler olsa bile; devlet işlerinde karar alan ve uygulayan tepe unsurlarla, devlet işlerinde çalışan küçük ya da orta düzey memurlar kesinlikle aynı sınıfsal statüye sahip değildirler. Küçük-burjuvazi içinde mütalaa edebileceğimiz bir orta düzey bürokrat katmanını bir tarafa bırakacak olursak, sıradan devlet memurlarının bilimsel anlamda işçi oldukları açık bir gerçektir. Kısacası, olağanüstü koşullarda siyasi erki ele geçiren kalantor bürokrasinin bunların tümüyle hiçbir ilgisi yoktur.
Bu bakımdan, bürokrasinin egemen burjuva sınıfın hizmetkârı olarak tanımlanması da yorum gerektiriyor. Hizmetkâr vardır; hizmetkâr vardır. Birinciler, iktidar makamlarına kimler kurulursa kurulsun, rutin işleri yürüten sıradan çalışanlardır. İkincilerse, koşullar her ne olursa olsun düzene üst düzey hizmet sunanlardır. Ayrıcalıklı bürokrat konumunu elde etmek doğrudan büyük mülk sahibi burjuva olmaya benzemez; böyle bir konum ancak devlet örgütlenmesinde statü ve makam kapmak sayesinde kazanılır. Ayrıca, olağanüstü toplumsal koşullar kimi sürprizlere de açıktır. Örneğin daha önce sıradan hizmetkâr iskemlelerinde oturan bazı kişilerin ayrıcalıklı statüye yükselebildiği görülmüştür. Ama neticede bunlar da yükseldiklerinde üst bürokrasiye mensup olmakta, dolayısıyla kuralımızı değiştirmemektedirler. Sonuç olarak vurgulamalıyız ki, işte ancak bu üst bürokrasi burjuva sınıfın bir parçasıdır.
Konuya bir başka yönden açıklık getirebilmek için, bu kez de kapitalist toplumda burjuvazi içindeki işbölümünün uzantısı olan siyasetçi ve bürokrat ayrımına bakalım. Nasıl ki burjuvazinin siyasi temsilcileri burjuva sınıfın bir parçasıysa, üst düzey sivil ve asker devlet görevlileri de burjuvazinin uzantısıdır. Burjuvazi bir sınıf olarak egemenliğini, yalnızca toprağı ya da sermayeyi mülk edinmiş olmakla ya da maddi iş sahibi unsurlarının faaliyetiyle sürdüremeyeceğine göre, onun çeşitli türden siyasetçilere ve bürokratlara ihtiyacı vardır. Burjuva düzenin siyasi temsilci sıralarına oturmaya hak kazananlar seçimle yer değiştirebilirken, bürokratlar ise makam koltuklarına atama ile oturtulurlar. Bu siyasetçi ve yüksek bürokratların burjuvazinin içine dahil olabilmesi için, sınıf kökleri bakımından büyük mülkiyet sahibi çevrelerden gelmeleri zorunlu değildir. Fakat unutmamalıyız ki, bu sayede hemen hepsi kendilerini önemli boyutlarda maddi mülk ve servet sahibi de kılacaklardır.
Devlet üst bürokrasisinin burjuva sınıfın bir parçası olduğuna değinirken, Marx, “burjuvazi, kendi fazla nüfusunu buraya yerleştirir ve kar, faiz, rant ve serbest meslek ücreti olarak cebe indiremediklerini, maaş biçiminde tamamlar”[23] der. Ayrıca burjuvazinin siyasal çıkarı, onu baskıyı günden güne ağırlaştırmaya ve iktidarının araçlarını, personelini arttırmaya zorlamaktadır. Burjuva sınıfın içinde bir kast oluşturan bürokratik elit, olağan koşullarda burjuvazinin asli kesimine,[24] kendisine çizilmiş sınırlar içinde hizmet etmekle yükümlüdür. Kısacası, devlet müsteşarı bağlı bulunduğu bakanlığı kontrol eden siyasi partinin icazeti altında çalışacak, ordu generali de kendisi için belirlenmiş askeri görevleri sürdürecektir. Ne var ki, düzeni tehdit eden büyük kriz koşulları nedeniyle burjuvazi parlamenter rejimini feda ettiğinde, bu kez asıl işi doğrudan siyaset olmayan bazı yüksek bürokratlar, generaller ve onların kuyruğundaki bir sonradan görmeler takımı siyasi makam ve yönetim koltuklarına kurulacaklardır.
Özel mülkiyete dayanan sınıflı toplumlarda, bürokrasinin, verili düzeni korumak maksadıyla siyasal iktidara el koymasının, onu hiçbir zaman ayrı bir egemen sınıf konumuna getirmeyeceğini belirtmiştik. Modern kapitalist toplumda da, son tahlilde ipler gerçekte büyük mülk sahibi burjuva kesimin elindedir. Bu bakımdan olağanüstü rejimlerde bürokrasi görece bağımsız bir konum elde etse de, bu durum sınıf egemenliğinin el değiştirmesi anlamına gelmez. Olsa olsa, üst bürokrasi sanki burjuva sınıf içindeki ayrıcalıklı hizmetkâr konumundan bir süreliğine sıyrılmış ve doğrudan siyasal iktidar sahipliğine terfi etmiş gibi olur.
Bu gerçeği bir başka biçimde ifade etmek de mümkündür. Burjuvazi olağan koşullarda iktidarı yürüten siyasal parçasını bir süreliğine yitirmiş ve bu anlamda sanki siyasal mülkiyetinden olmuştur. İşte bu nedenle, Bonapartist ya da genelde tüm olağanüstü burjuva rejimler, burjuvazinin iktisadi egemenliğini koruyabilmesi için kendini siyaseten mülksüzleştirmesi diye tarif edilir. Fakat konunun içeriğinden de anlaşılacağı gibi, bu siyaseten mülksüzleştirme saptamasına boyundan büyük anlamlar da yüklememek gerekiyor.
Çıkışsızlık ve umutsuzluk nedeniyle tehlikeli serüvenlere atılmaya hazır lümpen proleter ve küçük-burjuva kitlelerin, Bonaparte’ları ya da Hitler’leri iktidara yükselten süreçlerde önemli bir rol oynadıklarını biliyoruz. Fakat ilgili süreçleri dikkatle incelediğimizde, bu rolün son tahlilde egemen sınıfın siyasal rejim değişikliğini arzulayan kesimlerinin planlarına destek olma niteliği taşıdığını görürüz. Düzenlerini tehlikede gören ve bu nedenle olağanüstü siyasal yönetime geçilmesini arzulayan burjuvalar, bu destek sayesinde siyaseti mülk edinmiş meslekten politikacılarını bir kenara fırlatabilmekte ve derin kriz koşullarının ön plana iteklediği milli şeflerin, generallerin önünü açmaktadırlar. Fransa’da Bonaparte darbesi öncesinde burjuvazinin parlamento dışındaki kitlesi, yani iktisadi gücü fiilen elde tutan büyük mülk sahibi burjuvalar, bizzat kendi politikacılarını saf dışı etmek için Bonaparte’ı kışkırtmışlardır.[25]
Marx bu durumu şu sözlerle açıklar: Nasıl ki, “düzenin parlamenter partisi, huzur içinde bağırıp çağırmaları ile kendi kendini eylemsizliğe mahkûm etti ise, burjuvazinin siyasal egemenliğini, burjuvazinin varlığı ve güvenliği ile bağdaşmaz ilân etti ise, toplumun öteki sınıflarına karşı savaşımında, kendine özgü rejimin, yani parlamenter rejimin bütün koşullarını kendi elleri ile yıktı ise, burjuvazinin parlamento-dışı kitlesi de, tersine, başkana karşı kölece boyun eğişiyle, parlamentoya karşı sövmeleri ile, kendi basınına karşı kabaca davranışı ile Bonaparte’a kuvvetli ve mutlak bir hükümetin koruyuculuğu altında, güven içinde kendi özel işleriyle uğraşabilmesi olanağını sağlamak üzere, onu, burjuvazinin kendi konuşmacılarını ve yazarlarını, politikacılarını ve yazıncılarını bastırmaya ve kökünü kazımaya kışkırttı.”[26] Burjuva sınıfın asli kesimi, parlamentodaki temsilcilerini feda ederek, bir dönem için parlamenter iktidar biçiminin tasalarından ve tehlikelerinden kurtulmak isteğiyle yanıp tutuştuğunu dobra dobra açıklamıştır.
Eski düzene karşı muzaffer kıldığı parlamenter devlet biçimiyle böbürlenen burjuvazi açısından, bu “saygın”, “modern” temsil sistemini yitirip, sonradan görme Bonaparte’lara boyun eğmek nahoş bir durum gibi görünebilir. Parlamenter yönetim biçimi altında kendi siyasetçisini daha kolay kontrol edebilen burjuvazi, olağanüstü bir yönetim işbaşına geldiğinde, hiçbir seçim kaygısı duymadan siyasi faaliyet icra eden bir generali belki istediği gibi kontrol edemeyecektir. Hatta, “köprüden geçerken ayıya dayı deme” misali, kendini diktatör ilân eden bürokratların önünde eğilmek, ceketinin düğmelerini iliklemek zorunda bile kalabilecektir.
Olağan koşullarda tüm ipleri elinde tutmak isteyen, burjuvazi içindeki işbölümü gereği generaline rahatlıkla “sana verilen işleri yürütmek dışında başka işlere burnunu sokma” diyebilen burjuva iş âlemi, olağanüstü koşullar altında siyasette tekelini kuran generallerin yönetimi altına girmek zorunda kalacaktır. Olağan yönetim döneminin işleyişine oranla, bu durum burjuvazi açısından bazı sıkıntılar yaratsa da, sonuçta her şeyin bir bedeli vardır. Bu nahoş durum da burjuvazinin ekonomik çıkarlarını kollamak için ödediği bir bedelden ibarettir. Unutulmasın ki, son tahlilde burjuvazinin dini imanı paradır. Ve cüzdanını korumak için parlamenter vicdanından feragat etmek, burjuvazinin “ahlâk” anlayışına hiç de ters değildir.
Şu ya da bu şekilde, burjuva düzen yeniden olağan işleyiş biçimine dönebildiğinde ise herkes yine genel işbölümü içinde tuttuğu konuma boyun eğmek zorunda kalır. Ancak bu arada, büyük mülk sahibi burjuvazi korunan düzeni sayesinde işlerini yoluna koyabilmiş olur. Çeşitli örneklerin gösterdiği gibi, burjuva düzenin olağanüstü yönetim dönemleri son tahlilde iş sahibi burjuvazinin önünü açar. Nitekim Marx, Bonapartist yönetim altında bazı “hoş olmayan” durumlar yaşanmış olsa da, ekonomik ilişkilerin büyük sermaye birikimi açısından başını alıp gideceğine işaret eder. “Burjuvayı yatıştırmak için şunu da söylemek gerekir ki” der: “Bonaparte ile düzen partisi arasındaki skandal, bir yığın küçük kapitalisti borsada yıkıma uğratmak ve onların servetini büyük borsa kurtlarının cebine geçirmek gibi bir sonuç doğurur.”[27]
Keza Engels, yeğen Bonaparte döneminin özelliğini veciz biçimde dile getirir: “Louis Bonaparte, burjuvaları işçilere karşı, ve sırası gelince işçileri de burjuvalara karşı koruma bahanesi ile, kapitalistlerin elinden siyasal iktidarlarını aldı; ama, buna karşılık, egemenliği, spekülasyon ve sınai etkinliği, uzun sözün kısası, tüm burjuvazinin yükselme ve zenginleşmesini, görülmemiş derecede kolaylaştırdı.”[28] Gerçekten de Louis Bonaparte Fransası’nda burjuvazinin siyaseten mülksüzleştirilmesi bir bütün olarak burjuva düzeni korumuş, fakat en çok da, giderek daha büyük çapta fonların belli ellerde toplanıp sanayiye akıtılması sayesinde sanayi burjuvazisini güçlendirmiştir. Burjuva düzenin bir başka olağanüstü yönetim biçimi, faşizm de bu kez kapitalist spiralin bir üst düzeyinde, finans kapital açısından benzer bir sonucu kanıtlayacaktır.
Olağanüstü rejimler yürütmenin gücünü mutlaklaştırır
Parlamenter demokrasi esasen kuvvetler ayrılığını kabul eder ve yasamanın yürütme üzerindeki üstünlüğü prensibine dayanır. Parlamenter rejimin siyasal güç dağılımında, parlamento devlet başkanından ve hükümetten önde gelir. Olağanüstü rejimlerde ise parlamentonun üstünlüğü ve iradesi çiğnenir; siyasal iktidar baskıcı bir yürütme gücünün elinde merkezileşir. Siyasal erkin olağan ve olağanüstü kullanılış biçimleri arasındaki bu farklılık, yasama ve yürütme gücünün topluma yansıma biçimleri arasındaki ayrımdan da anlaşılabilir.
Marx’ın belirttiği üzere, yasama gücünde, ulus, verdiği oylarla sanki genel iradesini yasalar katına yükseltmiş gibidir; siyasi otorite bizzat ulusun özerkliğinden kaynaklanıyormuş gibi görünür. Fakat kapitalist toplumda olup olabilecek en demokratik işleyişte bile, “ulusun özerkliği”nin anlamı, ulusun egemen sınıfın yasasını kabullenmesinden ibarettir. Bu nedenle, parlamenter demokrasi sanki ulusun egemenliğiymiş gibi yansıtılsa da, gerçekte burjuva diktatörlüğünün kitlelerce “gönüllü” kabullenilişi anlamına gelir.
Yürütme gücünde ise, ulus, sanki yabancı bir iradenin emrine boyun eğiyor gibidir. Egemen sınıfın üstünlüğü, yürütme gücü söz konusu olduğunda, ulusun kendi dışında bir otoritenin dayatmalarına itaat etmesi biçiminde daha açık olarak tezahür eder. Bu nedenle burjuva düzenin olağanüstü hükümet biçimleri, ulusun gönüllü rızasını aramayan ve kendilerini topluma dayatan siyasal rejimlerdir.
Fransa’da parlamenter cumhuriyetin bir hükümet darbesiyle devrilmesinin elle tutulur ilk sonucu, Marx’ın deyişiyle, Bonaparte’ın parlamentoya karşı, yürütme gücünün yasama gücüne karşı, düpedüz şiddetin sözün şiddetine karşı zaferi olmuştu. Bonapartist rejimlerde parlamentonun ya açıkça feshedildiğini ya da parlamento dışından atanan kabinelerle, devlet başkanı veya hükümetin olağanüstü yetkilerle donatılmasıyla sözde bir parlamenter biçime büründürüldüğünü görürüz. Örneğin Bonaparte, basit birer figüran niteliğinde bakanlar atayarak tüm yürütme gücünü alenen kendi şahsında toplamıştı. Böylece siyasal iktidar, bir şahsi rejim yani kişi diktatörlüğü görünümünde biçimlenmişti. Fransa sanki bir sınıfın zorbalığından kurtularak bir bireyin zorbalığı altına girmiş gibiydi.
Daha önce toplumu çalkalandıran savaşım yatışmış görünmekteydi, bütün sınıflar sanki aynı derecede güçsüz, sessiz kalakalmış ve tüfek dipçikleri karşısında dize gelmişlerdi. Ama kuşkusuz ki bu “ortak kader” son tahlilde bir görünümden ibaretti. Evet Fransa bir bireyin zorbalığı altına girmişti, fakat sınıf zorbalığından kurtulmamıştı. Olağanüstü rejimin tüfek dipçikleri, esasen kimlerin ense kökünde patlaması gerektiğini çok iyi biliyordu. Bonapartist iktidar saldırılarını sinsice işçi sınıfına ve onun örgütlerine yöneltti. Burjuva düzenin bu yönetim biçimi mülk sahibi burjuvaları abat eder ve yeni zenginler yaratırken, işçi sınıfı ve emekçi kesimler kılıçların gölgesi altında derin bir yoksulluk girdabına sürüklendiler. Ülkeyi, zamanı ve adını değiştirmiş olsanız da, anlatılan genel hatlarıyla tüm olağanüstü burjuva yönetimlerin ortak hikâyesidir!